Cuma, Ekim 15, 2010

 

Muz Sesleri

Ece Temelkuran’ın ilk romanı Muz Sesleri (Ocak 2010, Everest yay.) Ortadoğu’nun başkenti Beyrut’tan aşk hikayeleri anlatıyor. Hiç bitmeyen, biteceği de umulmayan bir savaş ortamında yaşamaya, hayata tutunmaya çalışan, ama git gide umutlarını yitiren insanların öykülerini anlatıyor.

Muz Sesleri’nin ana mekânı “Beyrut’un doğusundaki Âşraffiya Mahallesi’nde bulunan Jetawi Hastanesi’nin yanından inen dik yokuşun başındaki apartman.” Bölgenin özelliği insanların dini görüşlerine, milliyetlerine göre mahallelere ayrıldığı bölgedeki tek kozmopolit yer olması. Orada yaşayan insanların küçük hikayeleri, hayatlarından parçalarla başlıyor roman. Yoksullar rahatça karın doyurabilsin diye bir ekmek ağacı oluşturmuş olan Zeynab Hanım. Savaşta ölen oğlunu bulacağı umuduyla sık sık evden kaçıp Yeşil Hat üzerindeki Ulusal Müze’ye giden ve dönüşte yolunu kaybeden Hadi Bey. Onların Filipinlerden yeni gelmiş hizmetçileri Filipina. Külüstür yeşil Mercedes taksisi son demlerini yaşayan Filistinli Nâsır. Kız kardeşi El kaide’ye katılmaya hazırlanan Nâsır’ın karısı Ayşe. Bir zamanlar Suriye istihbaratına çalıştığına inanılan Suriyeli kapıcı Marwan. Erkekleri düşünmemek için kadınlarla yattığını söyleyen Jan. Palyaçoluk yaparak çocukları biraz savaş ortamından koparmayı uman, Hizbullah’çı olmayı düşünen Ermeni Setanik ve Sünni Filistinli sevgilisi Wissam. Hepsinin kendilerine has acılarla dolu öyküleri var. Günlük hayatlarından küçük parçaları izlerken o öyküleri de kenardan köşeden de olsa öğreniyoruz. Zaman zaman içeriklerinde siyasi ve tarihi bilgi ağır basıyor ama o öyküler birbirine bağlanıp Beyrut’un yakın geçmişini tam olmasa da, genel olarak anlamamızı sağlıyor. Çünkü Beyrut küçük bir Dünya. Ortadoğu’nun tüm milletlerini barındırıyor ve onların sorunlarını yaşıyor.

Apartman sakinlerinin öykülerini öğrenirken, bir pazar sabahı Şatilla Kampı’na gitme kararı ile taksiye binen Filipina’ya babası Doktor Hamza’nın yazdığı mektupları okumaya başlıyoruz. Doktor Hamza mektuplarında kızına 1981’de, Beyrut’ta yaşanan savaş sırasında büyük bir ailenin yanında hizmetçilik yapan annesi ile tanışmasını, birbirlerine âşık olmalarını anlatıyor. Beyrut’ta bitmek bilmeyen savaşlardan, o savaşlarda insanların çektiği acılardan, ölümlerden, yaşama tutunma, her şeye rağmen yaşama çabalarından şiirsel bir dille söz ediyor. Böylelikle romanın geçtiği 2006’dan geriye bir bakış atmış, Beyrut’un 80’li yıllarını, bugüne nasıl geldiğini öğrenmiş oluyoruz. Doktor Hamza’nın kitaba adını veren muz seslerini de içeren bu güzel aşk da talihsiz bir ölümle sona ermiş. Filipina’nın annesi iki adımlık bir yere giderken serseri bir kurşunla ölmüş.

Burada durup, insana ilk duyduğunda pek de iyi bir isim gibi görünmeyen romanın adı Muz Sesleri’nin nereden çıktığına değinmek gerek. Beyrut savaşta ya da barışta olsun çok gürültülü bir yermiş. Bu yoğun gürültü içinde güzellikleri fark etmek kolay olmuyor. Örneğin Beyrut’un çevresi muz bahçeleri varmış ama çoğu Beyrutlu bunun farkında değilmiş. Doktor Hamza sevgilisine muz bahçelerinden söz ediyor. “Muzlar bir elin birbirine yapışan parmakları gibidir önce. Sonra o parmaklar büyüyüp birbirinden ayrılırken ses çıkarırlar. Eğer ağustos ayında bir gece bir muz tarlasına girersen, başka gürültü yoksa eğer o sesleri duyarsın.”

Doktor Hamza, bu mektupları kızını annesinin vatanı Filipinlere dönmeye ikna etmek için yazmış. Başarılı da olmuş. Filipina, Filipinlere gitmiş ama Beyrut onu kendine çekmiş, tıpkı annesi gibi bir ailenin yanında hizmetçilik işi bulup gelmiş.

Beyrut bölümlerinin ve Doktor Hamza’nın mektuplarının arasına Oxford’da Ortadoğu üzerine tez yazmaya çalışan Deniz’in öyküsü giriyor. Bir think-tank’de görevli sevgilisi Tunç’la yürümeyen ilişkilerini, Oxford’taki Deniz’in içini boğan akademik yaşam biçimini, akademisyenlerin arasındaki ilişkileri okuyoruz. Deniz, Oxford’da mutlu değil, sıkılıyor, verimli olamıyor. Kitabın arka kapağındaki “Yağmalandıkça kapattığın kalbini aç şimdi. Çünkü bu senin hikâyen. Sen de Ortadoğulusun!” Sözünün ve tezinin örneklemesi gibi.

Muz Sesleri’nin bu çok kanaldan akan anlatısı Beyrut’un çok renkli karmaşık yapısını anlatmayı kolaylaştırsa da hemen her kısa bölümde romana katılan yeni kahramanlar, onların birbiriyle ilişkisi yokmuş gibi görünen hikayeleri, Doktor Hamza’nın mektupları, onlardaki kahramanlar ve nihayetinde Deniz’in Oxford maceraları izlemeyi, kavramayı zorlaştırıyor. Yazar tüm bunları nasıl derleyip toparlayacak, nereye vardıracak diye merak etmeye başlıyorsunuz.

Deniz’in İslam ve yokulluk politikaları konulu tezi yürümüyor, yazdığı bölümleri hocası bayan Trablousi’ye beğendiremiyor. Trablousi, Deniz’in batılı gibi davranmaya çalıştığı için başaramadığını, içindeki Ortadoğulu’yu ortaya çıkartması gerektiğini söylüyor ve Beyrut’a gitmesini öneriyor. Çünkü Beyrut, Ortadoğu’nun bilinçaltı, Ortadoğu’da ne olduğunu anlamak için orayı görmek gerek. Sevgilisi Tunç’la da sorunlar yaşayan Deniz, “Biliyor musunuz Bayan Trablousi, belki de gitmeliyim. Ben belki de hemen buradan gitmeliyim” diyor (s. 106). Biz de okur olarak, “Deniz Beyrut’a gidecek, o apartmana yerleşecek ve nihayet tüm öyküler derlenip toplanacak” diye düşünüyoruz. Ama Deniz Beyrut’a değil, sevgilisinin önerdiği gibi Paris’e gidiyor ve orada köktendincilik konulu bir toplantıya katılıyor.

Romanın ikinci aşkı çok hızlı bir şekilde hayata geçiyor. Birinci bölümde, platonik kalacağını düşündüğümüz çirkin, yorgun Marwan’ın genç Filipina’ya ilgisi daha ilk karşılaşmalarında aşka doğru evriliyor. Deniz dışında hiçbir karakterin ruh haline derinlemesine inilmediği için Filipina’nın bu aşkta ne aradığını bilemiyoruz. Marwan’da babasının bir benzerini bulmayı umduğunu, babasıyla annesinin kısa süren birliktelikleri gibi bir ilişki hayal ettiğini satır arasında seziyoruz.

277 sayfalık kitabın 159. sayfasında romana yeni bir karakter olarak yazar Ziad giriyor. Meğer, romanın yazarı Ziad’mış ve Beyrut’a, birinci ana bölümde tanıdığımız karakterlere böyle içeriden bakması normalmiş, çünkü Ziad Beyrut’ta, romanın geçtiği apartmanda yaşıyormuş. Ziad’la Deniz’in tanışıp sevişmeleri bir gecelik kaçamak gibi gerçekleşiyor. Bu bir gecelik birliktelik sabah sonlanmıyor. Bir sevişme sonrası, otel odasında, yatakta Deniz’e romanını anlatıyor Ziad. Romanın Deniz’e kahkaha attıran adının nereden geldiğini izah ediyor. Ziad da romanı iyice dağıtıp, dallandırıp budaklandırdığının farkında, bir şekilde toparlaması gerektiğini biliyor. Romana, Ece Temelkuran’ın Beyrut’u sevgiliye benzettiği hoş bir denemesini bile koymuş (bkz. s. 131). Bol bol bilgi boca etmiş. Bir sürü olay ve isim saymış... Ama Beyrut’un hikayesinin başka türlü yazılmayacağını da düşünüyor. Biraz dağınık, ucundan tutulup kolayca mantıklı bir dizgeye konamayacak bir şehir Beyrut.

Romanı toparlamak için kahramanlarını yollara düşürüyor. Böylece biz de Beyrut’un insanlarından sonra sokaklarını da tanımaya başlıyoruz. Filipina, Beyrut’taki Filipinli hizmetçilerin hayatını dahil oluyor. Daha sonra Marwan Filipina’ya yoksul Beyrut’u tanıtıyor. Jan, Beyrut Çağdaş Sanat Galerisi’nde Başkan Hariri’nin öldürülmesinden sonra çekilen fotoğraflardan oluşan sergiyi geziyor. Wissam’la Setanik mülteci kampında Filistinli çocuklara palyaço gösterisi yapıyor. Zeynab Hanım’ın ekmek ağacını neden oluşturduğunu öğreniyoruz. Sonunda Marwan’la Filipina’nın, Ayşe’nin ve Setanik’in yolları farklı gerekçelerle de olsa Hizbullah’ın bölgesi Dahye’ye düşüyor. Oradaki gündelik yaşama şahit oluyoruz.

Deniz hızla Ziad’a bağlanıyor ve Beyrut’a gitmenin artık hayati bir gerekçesi de olmuş oluyor. Deniz’in uçak bileti bahanesi ile Ziad’dan bir gün önce Beyrut’a yollanması pek mantıklı değil. Acelesi yoktu, Ziad’dan bir gün sonra Beyrut’a gidebilirdi ve yolları ancak tarifle bulunabilen şehirde kaybolmaz, yabancılık çekmezdi ama o zaman da romanın finali olmazdı.

Geçmişler, hayat hikayeleri nihayet netleşiyor. Herkesin bir şekilde birbiriyle bağlantısı ve borcu var. Herkes bir şekilde Beyrut’taki bitmeyen savaşta taraf olmuş. Böylelikle roman da nihayet derlenip toparlanıyor, bir sona doğru ulaşıyor.

Beyrutlular savaşların artık sonunun geldiğini, dingin huzurlu bir dönemin başladığını düşünüp, “bu yaz, Beyrut yeniden Ortadoğu’nun Paris’i olacak” diye umutlanırken, Deniz uzun çabalar sonunda apartmanı bulmuş, tam evin kapısından girerken duvarlar sallanıyor, gümbürtüler duyuluyor. İsrail, Beyrut’u bombalıyor. Yıl 2006.

Ece Temelkuran’ın ilk romanı Muz Sesleri hızla, merakla okunan bir roman. Savaş koşulları altında yaşamaya, Ortadoğulu olmaya yansız ve barışçı bir gözle bakıyor. Beyrut özelinde Ortadoğu’da yaşananları anlamamız için yol gösteriyor. Ve insana Beyrut’a gitme, romanın esas kahramanı bu güzel ve talihsiz şehirle tanışma arzusu veriyor.

28 Ocak 2010

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?