Pazartesi, Ekim 25, 2010

 

Bana Baktığın Gibi Bakma

Nurdan Beşergil ilk romanı Bana Baktığın Gibi Bakma’da (Mayıs 2010, Can yay.) Sudoku cinayetlerinin izini sürüyor. Sudoku çözerken ölenlerin sayısı artınca polis sudoku uzmanı bir kadının bilgisine başvurur. Bu uzmanlık, alışılmış polisiye yöntemlerin dışında cinayetlere başka bir açıdan bakmayı, belki de daha kolay çözmeyi sağlayacaktır.

Can Yayınları, bu kitapla birlikte ideal kapak formatının kaligrafik uyumunu bozmakla kalmamış yeni bir tanıtım yöntemi de denemiş. Kitabın kapağına ataşla iliştirilmiş not kartlarında ünlü kişilerin romanla ilgili görüşleri yer alıyor. Tarık Akan’ın “Beşergil’in romanı ışıklı, rüzgârlı, okuması çok keyifli bir İstanbul öyküsü” cümlesi bendeki kitaba iliştirilmişti. Tarık Akan sinemanın unutulmaz oyuncularındandır, yaşamıyla, sanatıyla insana güvenilir bir kişi izlenimi verir. Bu güvenilirlik okurun romanı satın almasında etkileyicidir kuşkusuz. Ama Akan’ın bu önerisi onun roman eleştirisi konusunda yetkinliğini de sınama vesilesi olacak. İster istemez romanı okurken arka kapakta bize bildirilen kitabın polisiyeliği ile Akan’ın “çok keyifli bir İstanbul öyküsü” değerlendirmesinin birbirin tamamladığını mı yoksa bir paradoks mu olduğunu tartışacağız. Çünkü arka kapak yazısı bizi aşk soslu bir polisiyeye, Tarık Akan bir İstanbul öyküsüne koşulluyor.

Bana Baktığın Gibi Bakma romanın anlatıcısı sudoku uzmanı kadının bir cinayet sonrasında olay yerine gelmesi ile başlıyor. Uyku tutmayınca bulmaca çözme alışkanlığındaki bir adam sudoku çözmeye kalkışınca ölmüştür. Adli tabibe sorulsa kalp krizinden öldüğü rapor edilecek adamın sudoku çözdüğü için öldüğüne inanmaktadır olayla ilgili olan komiser. Üstelik bu ilk cinayet değildir. Polis ancak sudoku çözerken ölenlerin sayısı üçe ulaşınca bunların bir dizi cinayet olabileceğinden kuşkulanmış ve bir sudoku uzmanına danışma gereği duymuştur. Bu da “girdiği her yarışmadan birincilikle çıkan bir sudoku üstadı” olan anlatıcıdır. Ama her cinayet mahalline çağrılmasının gereğini anlamak mümkün değil. Sonuçta uzmanın yapması gereken elini hiç kana bulamadan, hatta kurbanın yanına bile gitmeden sudoku bulmacaları ile cinayet işlenip işlenemeyeceğini bulmaktır. Bunu deliller toplandıktan sonra, kurbanın çözmeye çalıştığı bulmacayı inceleyerek yapabilir.

Sudoku uzmanının olay yerine gitmesinin biz okurları polisiye roman havasına sokmak amacıyla yazılmış bir trük olduğunu düşünüyorum. Nitekim, cinayetle ilgili olarak daha sonra komiser ve uzman bir çay bahçesinde görüşecektir. Bu çaylı “sosisli tostlu” (herhalde sosisli sandviç kast ediliyor) toplantı işin gayri resmi olduğunu düşündürüyor. Okumaya devam ettiğimizde sudoku çözerken ölenlerin bir seri katilin kurbanı olabileceklerini sadece romanın ikinci kahramanı “komiser”in düşündüğünü, emniyette bu konuda resmi bir soruşrurma açılmadığını anlıyoruz. Komiser, sudoku çözerken ölenler İstanbul’un neresinde olursa olsun olaya el koymakla kalmıyor, hemen sudoku uzmanını da çağırıyor. Bu acil uzman ihtiyacının nedeninin komiserle anlatıcımız arasındaki flört olduğu anlaşılıyor. Yani, komiser işle aşkı birbirine karıştırıyor.

Anlatıcımız, sudoku çözmek ve sürekli bir şeyler yemekten başka bir işi olmayan genç bir kadın. Günün her saati yemek yiyebilen gerçek bir obur. Annesi ve babası ile İstanbul’un Anadolu yakasında yaşıyor. Ev işlerini, özellikle yemek yapmayı seviyor. Komiser ise kırklarına yaklaşmış, yakışıklı bir adam. O da annesi ve dayısı ile birlikte Büyükdere’de eski bir evde yaşıyor. Ailesine çok bağlı. Komiser, danışma bahanesi ile sık sık anlatıcıyı bir şeyler yemeğe davet ediyor. İstanbul’un çeşitli semtlerinde buluşuyorlar. Daha el ele tutuşmamışlar ama komiser yakınlığı ailevi düzeye getirme çabasında, uzmanı kuzeni Güneş’in aile arasında yapılacak olan düğününe çağırıyor, o da kabul ediyor.

Başta düşünülmesi gereken şeyi komiser ancak beşinci ölümde akıl etmiş, öldüren sudokuları kimin hazırladığını araştırıyor. Ortaya iki isim çıkıyor. Biri yaşlı ve tanınmış bulmacacı Şevket, diğeri ünlü mimar ve bulmacacı Cengiz Göktepe ve iki de sahte isim kullanan kimliği belirsiz bulmacacı var. Komiser tabii ki bulmacacılarla görüşmelere uzmanı da götürüyor. Şevket bey sudokudan anlamadığını çalıştığı gazete istediği için Cengiz Göktepe’nin sudoku kitabından sudokuları alıntıladığını itiraf ediyor. Cengiz Göktepe’ye de birlikte gidiyorlar. Cengiz Göktepe, şüpheleri üstüne çekiyor. Komiser Göktepe’nin evinde gizli bir oda olduğunu fark ediyor. Gecenin bir vakti Göktepe’nin gizli odasına da birlikte giriyorlar. Hatta daha sonra gizli odaya birkaç kez daha girmek gerekince uzmanımız Göktepe ile buluşuyor, flört ediyor.

Bir sudoku uzmanının işin içinde aşk da olsa bu kadar çok olaylara karıştırılmasına aklımın yatmadığını söylemeliyim. Tipleme yerine oturmuyor. Anlatıcı sadece sudoku uzmanı olmasaydı da aynı zamanda emniyette görevli olsaydı anlayabilirdik, ama mevcut haliyle inandırıcı değil. Komiserin davranışlarını ise sadece “aşk gözünü kör etmiş” diye mi açıklayacağız? Sevgilisine akrobatlıklar yaptırıp apartman boşluğundan atlatarak gizli odaya sokmakla kalmıyor, hiçbir koruma önlemi almadan seri katil olduğundan şüphelendiği biri ile buluşmalara da yolluyor.

İlerleyen sayfalarda Nurdan Beşergil, polisiye romanların temel dayanağı olan mantık yapısını komiserin yardımıyla sürekli bozmaya devam ediyor. Komiser, önce uzmanın eski sevgilisini, dil uzmanı Timur’u işe katıyor, her yere onu da götürüyor. Hadi diyelim komiser, Cengiz Göktepe’nin gizli odasındaki aşırı emniyet tedbirlerinden bile bir işaret almıyor ve korkulacak bir yan olmadığına inanıyor. Peki, daha henüz sevgili olma durumundayken uzmanın eski sevgilisi Timur’la biraraya gelmesine, şapır şupur öpüşerek hasret gidermelerini izledikten sonra birlikte iş yapmaya gönlü nasıl razı oluyor? Beşergil, komiserin karakterini zeki biri olarak çizmeseydi “adam aşırı saf!” diyebilirdik. Ama bu haliyle durumu açıklamak biraz zor. Açıklayamayacağımız, romanda da açıklanmayan daha birçok şey var. Örneğin gayri resmi bir soruşturma olmasına rağmen Emniyet’in Bilgi İşlem Merkezi komiserin bir sözüyle nasıl insanların bilgisayarlarına uzaktan giriyor, müdahale ediyor, e-posta hesaplarını açıp, postalarını okuyor, bilgisayar işlemlerini sürekli izlemeye alıyor?

Komiserin “başarılı” ve “zeki” profiline aykırı hareketleri sadece bunlar değil. İki sahte isim kullananan bulmacacının Cengiz’in hocası ünlü matematik profesörü Doğan bey olduğunu tespit ediyor ve kuvvetli bir biçimde şüpheleniyor ama onunla görüşmüyor. Hadi onu izah ediyor diyelim, kendi kredi kartlarını kullanıp yani kimliklerini bildirerek Doğan beyin konuşacağı kongreye katılmak, bir polis görevlendirmek varken kongreye anlatıcının babasını ajan olarak yollamak ancak gülümsetiyor. Daha sonra Doğan Bey ve Cengiz’le aynı fotoğrafta yer alan ve işlerin içinde olduğu kuvvetle muhtemel olan Özlem’i fazla araştırmadan kocası ve çocuklarıyla ekibe dahil etmek... Ve tabii Doğan Bey’e bilgi aktaran polis memuru Nilüfer’le hiç yüzleşmemek...

Polisiye roman yapısına aykırı, mantığı zorlayan şeyler ardı ardına yaşanırken Beşergil de durumun farkına varmış olmalı ki büyücülük, cadılık konularına dalıp romanı iyice polisiyeden kopartıyor. 339 sayfalık roman yarısına ulaştığınızda tamamen başka bir havaya giriyor. Birinci tekil anlatımdan üçüncü tekile geçip Özlem’in öğrencilik yıllarında Doğan Hoca’nın evinde yaşadığı gizemli olayların hikaye edilmesi ile 168. sayfa ve sonrasında sudoku cinayetleri geriye düşüyor, komiserle anlatıcının aşk ilişkileri ve ezoterizm, nasıl cadı olunduğu, nasıl büyü yapıldığı, büyülerin nasıl çözüldüğü gibi gizemli konulara yoğunlaşılıyor, sayfalarca bilgi veriliyor. Oysa, Özlem geçmişine dair anlattıklarıyla, sudoku cinayetlerinin nasıl işlendiğini de, katillerin kimliklerini bulmada da anahtar kişi konumunda olduğunu gösteriyor.

Sudoku cinayetlerinin nasıl işlendiği çözümlenmeden katillerin Doğan Beyin, Cengiz’in ve Nilüfer’in de dahil olduğu doğaüstü güçleri olan insanlardan oluşan Dünya çapında bir örgütün işi olduğu kanısına varılıyor. Ama bunların tanımadıkları insanları niçin büyülü sudoku bulmacalrı ile öldürdükleri anlaşılmıyor.

Kahramanlar İstanbul’un birçok yerinde buluşup sürekli bir şeyler yese de Bana Baktığın Gibi Bakma’yı Tarık Akan gibi “keyifli bir İstanbul öyküsü” olarak algılamak mümkün değil. Belki iyi bir polisiye olacak hatta komiser ve sudoku uzmanı sevgilisinin oluşturacağı bir ikilinin ortaya çıkmasını sağlayan bir ilk kitap olabilecekmiş ama arka kapakta belirtildiği gibi “aşka odaklanmış” bir polisiye de değil. Komiserle uzmanın flörtü evlilik yolunda ilerlerken monoton bir ilişkinin ötesine geçmiyor.

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?