Pazartesi, Ekim 25, 2010

 

İstanbul Hatırası

Ahmet Ümit'in yeni romanı İstanbul Hatırası (Haziran 2010, Everest yay.), 2010 İstanbul Kültür Başkenti’ne bir armağan gibi. İstanbul Hatırası okuru seri cinayetlerin izini sürerek İstanbul’un tarihinde önemli dönemeçlere işaret eden mekanlarda gezdiriyor, İstanbul’un üç bin yıllık tarihini anlatıyor.

Ahmet Ümit’in önceki polisiyelerinden tanıdığımız kahramanı Başkomiser Nevzat, yardımcıları Zeynep ile Ali ve sevgilisi Evgenia İstanbul Hatırası’nda ana kadroyu oluşturuyorlar. Her biri İstanbul’un tarihi bir yerine bırakılan cesetlerin verdiği işaretlerin izini sürerek katili yakalamaya çalışıyor Komiser Nevzat. Seri cinayetlerin kurbanları İstanbul’a zarar verenler, tarihi yapılar üzerine binalar yapılmasını sağlayanlar, inşaat rantı için İstanbul’un binlerce yıllık tarihini yok edenler, tahrip edenler. Komiser Nevzat, her cinayet sonrası kurbanın kimliğini sorgulayıp, katillle, cinayet sebebiyle ilgili bir ipucu bulurum umuduyla evini, işini, ailesini araştırdıkça bazı İstanbulluların nasıl zenginleştikleri de ortaya çıkıyor. Üstelik bu zenginleşmede sanıldığı gibi ne siyasi görüş, ne dini inanç etkin. Çıkarlar söz konusu oldu mu en aykırı görüşteki insanlar bile biraraya geliyor. Kurbanların ortak noktası da bu; çıkar birlikteliği. Bu çıkar birlikteliklerinin oluşturduğu alt hikayelerin her biri de ayrıca roman olarak yazılabilecek nitelikte.

Sarayburnu’na, günümüzde Atatürk anıtının bulunduğu, şimdi yok olmuş Poseidon Tapınağı’na avucunun içinde bir sikke ile bırakılan bir cesetle başlıyor roman. Ceset bir başka tarihi yapıyı işaret edecek biçimde yerleştirilmiş. Ama o yönde öyle çok tarihi eser var ki Komiser Nevzat ve yardımcılarının bu yapıyı tespit etmeleri mümkün değil. İkinci ceset, işaret edilen yerde Çemberlitaş Sütunu’nun altında yine avucunda bir sikke ile bulunuyor. Katil ya da katiller hem cesetleri bıraktıkları tarihi yapılarla, hem de avuçlarındaki sikkelerle bir mantık yapısını bildirmek istiyorlar. Komiser Nevzat, tarihi yapıların ve sikkelerin hangi mantık silsilesine göre sıralandığını çözerse, cinayetlerin nedeni de faili de açığa çıkacak. Kitabın arka kapağında da bildirildiği gibi “Yedi kurban, yedi hükümdar, yedi sikke, yedi kadim mekân” söz konusu.

Komiser Nevzat’la birlikte cinayetlerin izini sürerek İstanbul’un birçok bilinmeyenle dolu hikayesini öğreniyoruz. Bu öğrenme işinde en çok yardım, kurbanlardan birinin eski eşi olan Topkapı Sarayı’nın müdürlerinden Leyla Hanım’dan alınıyor. Her cinayetten sonra Komiser Nevzat Leyla Hanım’ı arıyor ve komiserle birlikte kurbanın bıraklıdığı yerin ve kurbanın avucundaki sikkenin simgelediği dönemin tarihini öğreniyoruz. Romanın amacının İstanbul’un tarihini hatırlatmak olduğunu ve bu amaca uygun olarak kurgulandığını bildiğimizden bu bilgi aktarımını normal karşılıyoruz. Ama ilerleyen sayfalarla birlikte hemen herroman kahramanının İstanbul’un tarihini anlatmaya başlamasıyla bu bilgi fazla geliyor, romanın esasının, polisiyeliğinin önüne geçiyor. Bu bilgiler nasıl satır aralarına çekilip göze batmaz hale getirilirdi, sorusunun cevabını vermek zor. Çünkü, İstanbul’un binlerce yıllık tarihi var ve İstanbul’un tarihinde önemli dönüm noktaları oluşturan yedi hükümdarı ve yedi yapıyı anlatmakla sınırlasanız bile anlatacak şey çok.

Yedi cinayetin işleneceğini bilmek, polisiye meraklısı okur için romanın sonunu bilmek gibi bir şey. Okumaya bu bilgiyle başladığınız için Komiser Nevzat’ın bu yedi cinayeti engelleyemeyeceğini, cinayetler işlenmeden katili bulamayacağını da biliyorsunuz. Merakınız katilin nasıl bulunacağı ve yakalanacağına kayıyor. O zaman da büyük boy, 565 sayfalık roman fazla uzun geliyor. Ahmet Ümit, bu dezavantajı, beklenmedik bir son, umulmadık katiller kuşkusu/umudu yaratarak aşmayı denemiş. O nedenle sürekli romanın olağan şüphelilerine, İstanbul’u kurtarmak için canını bile verebilecek insanlara ve amacına ulaşmak için her şeyi göze alabilecek, tabii İstanbul’u kökünden yok edebilecek bir müteahhite yükleniyor, dikkati onların üzerine çekiyor. Böyle olunca da komiser Nevzat’ın sürekli çocukluk arkadaşlarıyla buluşması, onlarla yiyip içip eski İstanbul’u yad etmesinin sadece İstanbul nostaljisi yapıp, okurlarına “nerede o eski İstanbul” dedirtmek olmadığını daha romanın ortalarında anlıyorsunuz. Polisiye okurunun en büyük merakı olabildiğince erken katilin kim olduğunu bulmaktır. Bu hem kendi zekasını sınamak hem de okuduğu romanın polisiye açıdan değerini, notunu vermektir. En değerli polisiye katilin son sayfaya kadar bulunamadığı polisiyedir.

Komiser Nevzat’ın bu yedi cinayeti engelleyemeyeceği, cinayetler işlenmeden katili bulamayacağı bilgisi, heyecanın dozunu düşürdüğü gibi bize “katilleri niye bulamıyor?” sorusunu sorduruyor. Komiser Nevzat, belki de daha ilk cinayetten itibaren kurbanların öldürülmeyi hak ettiğini düşünüyor, düşündürüyor. Çünkü yedi kurban da İstanbul’un tahrip edilerek yok edilmesinde rolleri olan kişiler. İşlerini o kadar ustaca yürütüyorlar ki yakalanmaları ihtimal dahilinde değil, yakalansalar da pek ceza yemeyeceklerini tahmin etmek zor değil. Bu nedenlerle de katili bulma işinde pek aceleci davranmayıp, işini bitirdikten sonra yakalamak polisiyelerden bildiğimiz bir trük. Komiser Nevzat bize böyle bir ruh halinde olduğunu hissettirse de esas olarak büyük bir şevkle cinayetlerin nedenini çözmeye, katili bulmaya çalışıyor. Ama çok yavaş çalışıyor. Komiser Nevzat’ın yeni teknolojiler hakkında bilgisi yok ve emekliliğinin çok yakın olduğu bugünlerde öğrenmeye de niyetli değil. Tam anlamıyla demode bir polis. Yardımcısı Zeynep, biraz meraklı görünüyor ama o da internette “search” yapmanın ötesine geçemiyor. Örneğin beyaz minibüsü bulmak için İstanbul’un hemen her yanını kaplayan Mobese kameralarından, bankaların ve işyerlerinin hemen hepsinde bulunan güvenlik kamerası kayıtlarından yararlanmak akıllarına gelmiyor. Komiser Nevzat ve ekibi eskiden kalma yöntemleri tercih ediyor, şüpheliler ve tanıklarla yüzyüze görüşüyorlar. Komiser Nevzat, görüşmelerin çoğuna yardımcısı Ali’yle birlikte gitme alışkanlığında. Tek başına iş yapmayı sevmiyor. Hemen her gün yeni bir cinayetin işlendiği bir olayda bu alışkanlığın büyük bir zaman kaybına neden olması kaçınılmaz. Öyle de oluyor.

Dikkati çeken bir nokta da Komiser Nevzat’ın önceki romanların aksine iyice ete kemiğe büründürülmesi, geçmişinin ayrıntılandırılması, iş dışındaki yaşamının da anlatılması. Böylelikle Komiser Nevzat’a daha yakın hissediyoruz kendimizi ve sözünü ettiğim bazı eksikleri ve kusurları onun kişiliğine, alışkanlıklarına bağlayarak hoş görüyoruz ya da tabii karşılıyoruz.

İstanbul Hatırası dediğim gibi kalın bir kitap. Ahmet Ümit, günümüz çoksatar yazarlarının kalın kitap yazma genel eğilimine mi uydu bilmiyorum ama bence polisiyede en uygun uzunluk 200 sayfa civarıdır. Polisiye uzadıkça okur yorulur, ilgisi dağılır, sabrı azalır. Polisiye okurlarının genel tercihi bir bilemediniz iki oturumda kitabı bitirmektir. İstanbul gibi üç bin yıllık tarihi olan bir şehri ana eksen olarak alıyorsanız ve “eksen kayması” olmadan romanı yazıp bitirmek istiyorsanız size üç yüz sayfa da yetmez beş yüz sayfa da. Bana okur olarak gereğinden fazla gelen bilgiler büyük bir ihtimalle yazara az, hatta eksik gelmiştir.

Günümüz çoksatarlarında görülen olabildiğince çok ve ayrıntılı bilgi aktarımı eğilimine uyan Ahmet Ümit, tecrübeli bir polisiye yazarı olarak sürekli bilgi vermenin bir süre sonra can sıkacağını, dikkati dağıtacağını bildiğinden akıcı diyaloglarla bu handikapı aşma yolunu seçmiş. Genelde de başarılı olmuş. Ama bazı bölümlerde çok kitabi kaldığını da belirtmeliyim. Yüz bin baskılı bir kitapta okurun düzeyini tespit etmek pek kolay değil. O nedenle de ortalama okurun ortaokul düzeyinde olduğunu, okuduğu konuda hiç bilgi sahibi olmadığını varsayıp ona göre yazmak gerekiyor. O okur Süleymaniye Camii’ni kimin yaptırdığı, mimarının kim olduğu bir yana, yerini de bilmeyebilir. Ahmet Ümit bilgi verirken bu durumu dikkate almış ama neyse ki bu düzey sorununu fazla dert etmemiş anlatımını üç yüz sözcükle sınırlamamış. Önceden bir deneyim yaşamasına rağmen, kendisinden hemen sonra aynı konuyu üç yüz sözcükle işleyecek yazarların çıkma ihtimalini önemsememiş. Üstelik onlara ve tabii konuya merak saracak okurlara kolaylık olsun diye de kitabın sonunda yararlandığı tüm kaynakların listesini vermiş.

İstanbul Hatırası, iyi bir polisiye yazarı İstanbul’un tarihini nasıl anlatırdı sorusuna verilmiş doğru bir cevap.

05.08.2010

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?