Cuma, Ekim 15, 2010

 

Sadakat

İnci Aral yeni romanı Sadakat’ta (Şubat 2010, Turkuvaz Kitap) sevdiği erkekle ilişkisinde belki de tek beklentisi sadakat olan bir kadının hapishanede noktalanan hikayesini anlatıyor. Birbirlerine zıt gibi görünen iki olgunun, sadakatla ihanetin ne kadar yakın olduklarını örnekliyor.

Sadakat cezaevinde başlıyor. Romanın ana kahramanı ve anlatıcısı Azra, tutuklanıp cezaevine konuluşunu hatırlıyor ve “Cinayetle suçluyorlar beni. Kocamı öldürmekle” diyerek sözlerini tamamlıyor. İki yıl ayrı yaşadıktan sonra bir gün ansızın gelen kocasını kendisinin öldürmediğini söylüyor. Onun intihar ettiği inancında. Ama ölüm olayını neden haber vermediği, yakalanana kadar günlerce ölü ile birlikte niçin yaşadığını da izah etmesi gerek.

Sevdiğinin öldüğünü kabul etmeme, yaşıyormuş gibi birlikte yaşamayı sürdürme çok sık rastlanmasa da üçüncü sayfa haberlerinden aşina olduğumuz bir konu. İnci Aral, Sadakat’ta bir kadının bu ruh haline nasıl geldiğini anlatıyor.

11 Mart 2010

Azra avukatının, bol bol düşün, aklına gelenleri not et, önerisi üzerine bir deftere yaşadıklarını yazmaya başlıyor. Üniversite yıllarında kısa bir evlilik yaşamış, küçük kızıyla terk edilmiş bir kadın. Çocuk sahibi olmak, terk edilmek onu yıldırmamış, okulunu bitirmiş, eczacı olmuş, hayatın tadını çıkartırken bir yandan da geleceğini güvenceye alacak eczanesini açma hazırlığında.

Her şey bir ilaç firmasının düzenlediği yemekli bir tanıtım gecesinde başlıyor. Kendini oldukça yalnız hisseden Azra, genç ve alımlı bir adam olan Ferda’nın tanışma girişimini karşılıksız bırakmıyor. Azra, kocası kendisini terk ettikten sonra birçok geçici ilişki yaşamış. Ferda ile de kısa bir ilişki yaşayabileceğini düşünüyor. Oysa bu karşılaşma tesadüfen değil. Ferda kendisini uzun zamandır izlediğini, çalıştığı eczaneye geldiğini söylüyor. Seracılık yapmak isteyen Ferda, Azra’nın memleketine gitmiş, onların tarlalarını da görmüş. Azra, Ferda’nın kendisiyle tanışma arzusunun ardında sera arazisini bedavaya kapatmak gibi başka bir plan olduğunu, olabileceğini seziyor ama tüm gerçeklere gözünü kapıyor. Ferda’nın aşkta sadakate, insanın kendini tek bir kişiye adanmasına, evliliğe inanmadığını, tahammül edemediği tek şeyin özgürlüğünün kısıtlanması olduğunu açıkça söylemesi de onu etkilemiyor. Herhalde çoğu kadın gibi o da sevdiğini değiştirip kendi arzu ettiği sadık eş haline getirebileceğine inanıyor. Hızla Ferda’ya bağlanıyor. Ferda da onu karşılıksız bırakmıyor.

Bir süre sonra Azra’nın memleketine taşınmaya karar veriyorlar. Azra eczahane açacak, Ferda, Azra’ların topraklarında seracılık yapacak. Azra’ların eski evini tamir ettiriyor, dayayıp döşüyorlar. Küçük yerde dedikodu olacağı gerekçesini kabul eden Ferda evlenmeye razı oluyor. Ferda seracılıkta, Azra eczacılıkta başarılı oluyor. İyi para kazanıyorlar. Bir süre mutlu mesut yaşıyorlar. Her şey Azra’nın arzu ettiği gibi gelişiyor gibi görünüyor ama aslında alttan alta büyüyen bir çekişme, anlaşmazlık var. Azra tüm olumsuz işaretlere gözlerini ve kulaklarını kapıyor. Hatta evlilikleri sırasında Ferda’nın başka kadınlarla pek de gizleyemediği ilişkilerini bile görmemeye razı, yeter ki ilişki Azra’nın hayallerindeki gibi yürüsün ya da yürüyormuş görünsün.

Romanın girişinde Ferda ile karşılaştıklarında günümüzün gelip geçici ilişkilerini yaşamaya alışkın bir kadın olarak çizilen Azra’nın sevdiğine dört elle sarılıp, hiç bırakmamaya çalışan biri haline dönüşmesi çok hızlı oluyor. Yeterince özgür yaşadım, artık otuzuma geldim kalıcı ilişki kurma fırsatını değerlendireyim diye düşünüyor herhalde ama bu duygusunu biz okurlara geçiremiyor. Belki de bunun nedeni bu dönüşümün yeterince anlatılmaması. Ama Azra radikal bir biçimde değişiyor, aşkta sadakate önem veren, sevdiğinden sadakat ve kayıtsız şartsız bağlanma bekleyen, onun için özgürlüğünü feda edebilecek bir kişi halini alıyor.

Oysa başta Ferda’nın ve kendi babası olmak üzere Azra’nın çevresindeki tüm erkekler karılarını, sevgililerini aldatıyor. Azra bu gerçeği yorumlamak için her defasında kadınlardan kaynaklanan çeşitli gerekçeler bulmuş. Ama zamanla kendisi de kocasını evden kaçıran o kadınlara benzemeye başlıyor. Kıskanç, hırçın, her an tartışmaya, kavgaya hazır bir kadın haline geliyor. Kocasının her hareketini izliyor ve kendisini aldattığının delillerini buluyor. Ama ya Ferda, Azra’yı bunun bir gecelik, önemsiz bir ilişki olduğuna ikna ediyor ya da Azra abarttığına, yanlış anladığına hatta kocasını tekrar kazanacağına inanıyor. Sık sık kavga ediyor, ayrılıyor, tekrar birleşiyorlar.

Tüm olaylar Azra’nın bakış açısından anlatıldığı için Ferda’nın davranışlarını anlayıp yorumlayamıyoruz. Ferda gerçekten Azra’ya âşık mı yoksa çıkarı için mi onunla beraber? Ferda, evden her ayrılışından sonra tekrar geri dönüyor, af diliyor. Arazisinde seracılık yaptığı için maddi açıdan Azra’ya muhtaç olsa da, daha sonra çok para kazanıp maddi özgürlüğünü kazansa da ya da Azra serayı yıktırıp onu parasız bıraksa da değişen bir şey yok, özgürlük düşkünü Ferda geri dönüyor.

Azra ile Ferda’nın ilişkilerinde noktayı koyacak kişi Azra’nın kardeşi Aliye oluyor. Aliye, çocukluğundan beri ablasıyla rekabet içinde. Zamanla bu rekabet iki kardeşin birbirlerine düşmanca davranmalarına kadar varmış. Azra, Aliye’ye karşı hep olumsuz, yaşantısını, yaptıklarını beğenmiyor, kınıyor ve ondan uzak durmaya çalışıyor.

Aliye ilginç bir kişilik... Küçüklüğünden beri güzelliğinin bilincinde… Güzelliği ile birçok şeyi elde etmiş. Ama hayat umduğu gibi gelişmemiş, öğrenimini tamamlayamamış, bir meslek sahibi olamamış, yanlış bir evllik yapmış. Yoksul bir hayatı, kocasıyla gerilimli, şiddet dolu bir ilişkisi var. Yeni aşkların peşine düşüyor, evi terk ediyor ama hep kocasına dönüyor. Ferda’nın dişi hali gibi. Onun da ruh halini, neden böyle davrandığını anlayamıyoruz. Çünkü Azra, her şeyi giderek hastalıklı hal alan kendi bakış açısı ile yorumlayarak aktarıyor. Bu tek boyutlu, kronolojik-doğrusal anlatım sanıyorum çok okura ulaşmak amacıyla tercih edilmiş. Oysa konu Azra’nın yanısıra Ferda ve Aliye’nin bakış açılarıyla da anlatılsaydı sanırım çok daha kuvvetlenirdi ve biz okurlar Azra’yı daha iyi konumlandırır, anlardık.

Azra, Aliye’nin felaketi olacağını hissetmesine rağmen kocasından kaçan kardeşini eve kabul ediyor. Aliye, Ferda’nın yanında çalışmaya başlıyor. Ateşle barut yanyana gelince de beklenen oluyor. Azra önce görmezden geliyor, sonra iş iyice alenileşince takip ediyor ve nihayet kocası ile kız kardeşini sevişirken yakalıyor. Aslında tüm suçu kardeşine yükleyip Ferda’yı bir kez daha affetmeye hazır olmasına rağmen sonuçta Ferda ile Aliye evi terk ediyorlar. Ferda’nın iki yıl sonra bir kez daha dönüşüne dek Azra tutkusunu tam anlamıyla hastalıklı bir hale getiriyor.

Sonu ölüme, cinayete varan tutkulu, saplantılı bir aşk hikayesi bu. Sadakat’ta İnci Aral’ın son yıllarda romanlarında işlediği modern zamanlara uygun bir kahramanı yok. Aksine Azra, modern zamanlarda demode bulunabilecek arzular içinde. Düzenli bir ev, çocuklar ve sadık bir koca istiyor, bunlarla mutlu olacağını düşünüyor. İnci Aral, kahramanı Azra’nın hayal ettiği geleceği oluşturan temel düşünce yapısını da tartışıyor. Sadakat, özgürlük, ihanet kavramları ekseninde aşk kavramını sorguluyor. Ferda’nın ve Aliye’nin kişiliklerinde de günümüz yaşam biçiminde, modern zamanlarda yaşanan ilişkilerde sadakatin gerekli önkoşul kabul edilmediğini vurguluyor. Bireyselliğin ağır bastığı bir yaşam biçiminde ne sadakat gibi kutsal duygulara, ne de aile, akrabalık, kardeşlik gibi değerlere yer var. İnsanlar arzu ettiklerini yaşamak için tüm bunları görmezden gelebilir. Değerler tartışması açısından baktığımızda Sadakat’in hastalıklı kahramanlarının yazarın tartışmaya çalıştığı kavramları ne kadar simgeledikleri tartışmalı. İnci Aral, kolay anlaşılır bir anlatım, doğrusal, kronolojik bir yapı kursa da, baştan beri vurguladığım gibi romanı tek kahramanın bakış açısından anlatarak bu konuda söylemek istediklerini tam olarak kavramamızı zorlaştırıyor. Romanı sadakat konusunda karışık duygular içinde bitiriyoruz.

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?