Cuma, Haziran 08, 2012

 

CİVAN


Müge İplikçi, Civan'da (Mayıs 2012, Everest yay.) bir kız çocuğunun kaçırılması ardından bir kasaba halkının girdiği linç psikolojisini anlatırken yabancıya, göçmene yöneltilen öfkenin kaynağını çözümlemeye çalışıyor.
Pınarlı, bir sahil kasabası. İçine kapalı, kendi halinde bir kasaba. Ülkede yaşananlar nedeniyle ya da ekonomik nedenlerle göç almış. Kasabanın kenarına yeni bir mahalle kurulmuş, can havliyle ya da karnını doyurmak amacıyla kaçıp gelenler yerleşmiş. Onların çalışkanlıkları, hayata tutunma çabaları da pek fazla dillenmese de kasabalıları rahatsız ediyor, çünkü onlar pek çalışmayı sevmiyor. Kasabanın kaderi yeni yapılan sahil yolu ile değişmek üzere. Kıyıya bağlanan adada otel inşaatı başlamış, kasabanın girişindeki “turistik tesis” daha fazla müşteri alıyor, gün geçtikçe büyüyor. Kasabanın elindeki ile yetinmeye alışkın halkı sahil yolu ile gelen bu tarihi gelişmeden pay alamayacakları, aslan payını “dışarı”dan gelenlere kaptıracağım endişesi ile tedirgin. Bu tedirgin ruh hali patlamaya yer arıyor.
Roman kasabanın ileri gelenlerinden Saim beyin evindeki konken partisi ile başlıyor. Kadınların yiyip içip dedikodu yaparak konken oynadıkları bu buluşma hem kasabada yaşananları öğrenmek hem de kasabanın önemli kişilerini tanımak açısından uygun bir ortam. Saim beyin karısı Rana, kızları Merih ve Hilal, Rana’nın andığı kız kardeşi Rüya, “fanatik vatansever” Nilgün, Nilgün’ün kocası “esnaftan” Necmettin Boysal, belediye başkanının karısı Fidan, emniyet müdürünün karısı Şermin (Kadife), Rana’nın yardımcısı Solmaz, Solmaz’ın kocası Ramazan, “sorumsuz” erkek kardeşi Halil, turistik tesislerin sahibi Emrullah, emniyet müdürü Yaman, yardımcısı Dumrul Mucip, onun yardımcısı Şükrü... 11 sayfada bizzat tanıdığımız ya da adları anılan 16-17 karakter.
Bu kalabalık kadrodan esas kahramanları seçmemiz gerekiyor. Adını bir efsaneden alan Dumrul ana kahraman sayılabilir. Dumrul ünlü bir polis. Uyuşturucu ile mücadelesiyle tanınmış. Bu mücadelede başından kötü olaylar geçmiş, gözden düşmüş. Emekliliğine kadar zaman geçirsin diye bu sahil kasabasına tayin edilip kızağa çekilmiş. Tayin için bilinçli olarak seçilmediği anlaşılan bu kasabada Dumrul çocukluk, gençlik yıllarını geçirmiş. Şimdi evli iki çocuk annesi olarak bulduğu Rana da ilk ve unutulmaz aşkı.
Rana görücü usulüyle evlendiği, evine, işine bağlı sıradan bir adam olan Saim’den, yaşadığı tekdüze hayattan memnun değil. Dumrul’la karşılaşması onu çok etkiliyor. Onun bir kaçış olabileceğini düşünüyor. Kızını kaybetmiş, karısından ayrılmış, işinde gözden düşmüş Dumrul için de Rana bir umut ışığı. Bu karşılaşma küllendirdikleri aşklarının yeniden alevlenmesini sağlayabilir. Bu yönde bir gelişme de oluyor ama Rana’nın kızı Hilal’in kaçırılması her şeyin iptal olmasına neden oluyor.       
Olağan şüpheli Solmaz’ın kardeşi Halil. Koruculuk yapmış, uyuşturucuya, kumara bulaşmış... Kasabaya geldiğinden beri davranışları ile insanlarda rahatsızlık yaratıyor. Kızı Halil’in kaçırdığı, ona Solmaz’ın kocası Ramazan’ın yardımcı olduğu hem emniyette, hem de kasabalılarca genel kabul görüyor. Halil’e duyulan öfke kasabadaki tüm Kürt göçmenlere yöneliyor. Aradan bir kaç saat geçmesine rağmen polisin suçluları yakalamamasını bahane ederek kasabada yaşayan tüm Kürtleri hedef alan bir hareket başlıyor. İlk hedef her geçen gün büyüyen Çağlar Turistik Tesisleri oluyor.
Bu isyanın bastırılması için kızın ve suçlunun hemen bulunması gerek. Emniyet müdürü de, ona bağlı polisler de bu tür olaylara pek alışkın değil, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Dumrul göreve talip oluyor. Rana’nın kızını bularak, onunla aynı yaşlardayken kaçırılıp öldürülen kızının da öcünü almış olacak. Kızını kaçıranı yakalayamanın dengesini bozduğunu, aklının pek de yerinde olmadığını hissediyoruz.
Dumrul tipik bir polis, kafasında suç ve suçlu şablonları var. Bu şablonlara göre davranıyor ve olağan şüphelinin peşine düşüyor. Halil’i bulmak için de Solmaz’ın kocası Ramazan’ı sorguya alıyor, işkence ederek bilgi almaya çalışıyor.
Daha başlangıçta genel çerçeveyi çizmek, karakterleri tanıtmak bana çok klasik gelse de kuşkusuz yazarın tercihidir. Ama, sayfalar ilerledikçe ilk bölümde tanıtılan karakterlerin bazılarının hiç işlenmediğini, bazılarının ise polisiye kurgu nedeniyle olaylar ağır bastığı için derinlemesine ele alınamadığını görüyoruz. Örneğin, Rana’nın kız kardeşi Rüya ile ilişkisi. Rüya’nın neden kasabayı terk ettiği, iki kardeşin aralarında neler yaşandığı ve neden hesaplaşılamamış olduğunun anlatılacağının beklentisini yaratılıyor ama anlatılmıyor. Rüya, kaçırılma olayını duyup geliyor ama belki de akışı bozacağı için diğer kardeşi alıp gidiyor, romana katılmıyor.
Dumrul’un Azrail’le hesaplaşması, ölüme karşı durmaya çalışması ve sonuçta yenilmesi efsanesi romanın ana fikrini, temel göndermesini oluşturuyor. Romanda “Azrail” Nilgün’ün ağabeyi adli tabip Selahattin. Selahattin hem Hipokrat yeminini gönül rahatlığıyla bozup sahte rapor vercek kadar devletin sadık bekçisi hem de halkı Kürtlere karşı isyan ettirecek nitelikte bir önder. Gerçek hayatta böyle bir tip var mıdır, diye sormayacağım. Tek takıldığım, Selahattin’le Dumrul’un yollarının daha önce çakışmış olması. Dumrul’un travmasının temelini oluşturan Trabzon’da yaşanan olayda Selahattin de var ve doktor Dumrul’un polislikten atılmasını önleyen, kızağa çekilmesini sağlayan raporu vermiş. Türkiye küçük mü diyelim. Belki de ben romanlarda hayattaki kadar çok rastlantıyı sevmiyorum.
Romsn, Deli Dumrul efsanesini doğrusal olarak takip etmiyor. Ondan yola çıkıp farklı bir yere varıyor ama efsane etkisi mi bilemem kahramanları sürekli büyük laflar ediyorlar. Ramazan, Solmaz, Dumrul, Azrail sanki birer filozof. Bir komiserle konuşan ya da sorgudaki hemen hiç eğitim almamış sıradan bir insan öyle laflar edebilir mi, o kadar yere sıkı basabilir mi, kuşkuluyum.
Civan'ın ana ekseni ise kitle ruhu ya da psikolojisi. Bir kitlenin içinde yer aldıklarında insanların kolayca kişiliklerini yitirdiklerini, normalde yapmayacakları hareketleri yaptıklarını ve yıkıcı olduklarını biliyoruz. Çok küçük bir olay kitlenin ateş almasını sağlayabiliyor ve kişinin içindeki yakma, yıkma, yok etme gibi duyguları kitle ile birlikte eyleme dökülebiliyor. Tek bir kişinin işlediğine inanılan bir suç tüm bir topluluğa mal edilip, ırkçı bir hal alabiliyor, top yekün yok etmeye yönelebiliyor. Pınarlı kasabasında yaşanan olaylar bu anlamda tipik. Göç alan tüm kasabalarda benzer olaylar yaşanıyor ya da yaşatılmak için hazırlıklar yapılıyor. Müge İplikçi, romanda bu tür olaylarda karşılaşılan belli başlı tipleri işlemiş.   
Civan'da polisiye bir kurguyu denediğini söylüyor Müge İplikçi söyleşilerinde. Olayları soluk soluğa anlatmak, okurun ilgisini sürekli kılmak için iyi bir tercih ama polisiye kurgunun handikapları da var. Olaya bağlı kalmak zorundasınız. Olay ağır basınca da karakterlerde derinleşememek mümkün. İnandırıcı olmanız gerekli, bunun için de somut olmak, hiçbir şeyi muğlak bırakmamak zorundasınız. Edebi açıdan, anlatım açısında da bazı fedakarlıklar kaçınılmaz.
Çoğu polisiyede rastladığımız gibi Civan'ın da sürprizli bir finali var. Ama varlıklı bir emeklilik bekleyerek etliye sütlüye karışmadan görevini sürdürmeye çalışan Yaman’ın bu olayı nasıl çözdüğünün daha etraflıca anlatılmasında yarar vardı diye düşünüyorum. Kuşkusuz Dumrul tüm delilikleriyle o kadar öndeyken ondan bir çözüm beklemiyorduk ama sürekli yanında olan, olayları sesini çıkartmadan izleyen sağduyu sahibi polis Şükrü’den umutluyduk. Tabii olağan şüpheli Halil’in yine şüpheli kalmasının nedenleri de biraz işlenmeliydi. Yaman’ın iki cümlelik izahatı bana yeterli gelmedi (s.223).   
Müge İplikçi, Civan'da ülkemizin en önemli toplumsal sorunlarından birini tüm boyutlarını görmeye çalışarak, iyi planlanmış polisiye kurgu içinde, tempoyu düşürmeyen akıcı bir anlatımla romanlaştırmış, tartışmaya açmış. 
24.05.2012

Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?