Pazartesi, Ekim 19, 2015

 

Bizans’a Yolculuk



Maureen Freely “Bizans’a Yolculuk”ta ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaşın en şiddetlendiği günlerde, 1960’ların başında İstanbul’da görev yapan Amerikalılar ve onların Türk dostlarının yaşadıklarını sekiz yaşındaki bir kız çocuğunun gözünden anlatıyor.
1938 kışında bir Pazar akşamüstü Brooklyn’de başlıyor “Bizans’a Yolculuk”. Romanın anlatıcı kahramanı Mimi’nin annesi Grace o sırada sekiz yaşında ve “ilk ve en yaratıcı yalanını” söylüyor. Yalanlar gelecekte onun ve küçük kızı Mimi’nin yaşamında belrileyici olmakla kalmayacak bir dizi önemli olay için de domino etkisi yapacak.
Grace iyi bir Blues şarkıcısı olma yolunda ilerlerken bir evlilikle tüm planlar iptal oluyor. Onunla tekrar 1960’da fizik doktorasını yeni bitirmiş kocası ve üç çocuğu ile İstanbul’a gitmeye hazırlanırken karşılaşıyoruz. Kocası İstanbul’daki bir Amerikan Koleji’nden (Robert Kolej) iş teklifi almış ve hemen kabul etmiştir. Bu kararda karı – koca uzak ülkelere gitme hayali kadar ülkedeki boğucu havadan, kendisine doğru yaklaşmakta olan tehlikeden de kaçmak niyeti etkili olmuştur.
Senatör McCarthy görev yaptığı on yıl boyunca, 1947 -57 yılları arasında büyük bir cadı avının liderliğini yapmış, tanınmış hemen herkes komünist olmakla suçlanmış. Bu aslında Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen siyasi ve askeri savaşın ülke içine yansıyan bir parçası. Mimi’nin babası bir fizikçi ve atom bombasının sırlarını Sovyetler’e vermekle suçlanıp idam edilen Rosenberg’lerle aynı laboratuvarda çalışıyor. Senatör McCarthy bu laboratuvarı “komünistlerin yuvası” olarak ilan etmiştir ve Mimi’nin babasının da cadı avına kurban olup işinden olması, hatta tutuklanıp yargılanması da olasıdır. 
Komünist suçlamasından kaçıp komünist bir ülkenin, Sovyetler Birliği’nin komşusu Türkiye’ye yerleşmişlerdir. Arnavutköy sırtlarında oturdukları evden Boğaz’dan geçen silah yüklü Sovyet gemilerini görmek hatta onların yarattığı titreşimle sarsılmak mümkündür.
“Bizans’a Yolculuk” (Eylül 2015, çev. Özge Çallı Spike, Everest yay.) Mimi ve ailesinin İstanbul’a yerleştikleri 1960’dan ABD’nin Türkiye’nin Karadeniz kıyısına yerleştirdiği nükleer başlıklı füzelere karşılık SCBB’nin Küba’ya aynı nitelikte füzelerden yerleştirmesi ile patlayan ve Dünya’yı nükleer savaş tehlikesi ile karşılaştıran Küba Bunalımı arasında geçiyor. Kesin bir tarih de var 27 Ekim 1962; SCBB lideri Kuruşçev’in ABD Başkanı Kennedy’e gönderdiği mektupta, ABD’nin Türkiye’deki benzer füzeleri sökmesi halinde SSCB’nin de Küba’dakileri sökeceğini, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı göstereceğini bildirdiği tarih. Roman o gece yapılan “Dünyanını Sonu Partisi” ile finale ulaşıyor.
Mimi ve ailesi İstanbul’da kendileri gibi Robert Kolej’e sığınmış Amerikalılar, onlarla ilişki içindeki Türkler ve hepsini birden takip eden Türk ve ABD’li ajanlardan oluşan bohem bir topluluğa katılır. Bu topluluktaki bazı simaları, Sinan’ı, CIA ajanı William Wakefield’i, Türk istihbaratçı İsmet’i Maureen Freely’nin önceki romanı “Aydınlanma”dan (2008, Metis yay.) hatırlıyoruz. “Bizans’a Yolculuk”, “Aydınlanma”yı önceliyor ve “Aydınlanma” gibi oto biyografik özellikleri olduğu anlaşılıyor. Maureen Freely’nin romana konu olan yıllarda İstanbul’da sözü edilen mekânlarda çocukluğunu geçirdiğini, babası yazar – tarihçi John Freely’nin de Brooklyn’de doğduğunu, fizik öğrenimi gördüğünü, Mimi’nin babası gibi II. Dünya Savaşı’nda Burma ve Çin’de görev yaptığını biyografisinden biliyoruz.  
“Bizans’a Yolculuk”un sabırsız okuru caydırabilecek bir girişi var. Ailenin İstanbul’a yerleşmesi, çevre oluşturması Mimi’nin bakış açısından anlatılırken roman biraz ağır ilerliyor. Bu ilk bölümde anlatılan ama işlenmeden ve tabii sonuçlandırılmadan bırakılan küçük kız kardeş Violet’in bir inşaat işçisinin sürekli tacizine uğraması olayı var. İlerleyen sayfalarda bu olaya ve/veya sonuçlarına ilişkin bir şeyler okuyacağımızı umuyoruz ama öylece kalıyor.
Mimi’nin kendi içine kapalı dünyası, kulak misafiri olduğu büyüklerin konuşmaları ve onları kendince yorumlaması ile renkleniyor. Bu hayal dünyası annesinin yüreklendirmesi ile Mimi’nin küçük bir ajan haline gelmesine neden oluyor. Mimi çevrelerindekilerden kimlerin komünist ya da ajan olduğunu anlamaya çalışmakta ve ailesini bunlardan gelecek tehlikelerden korumak için duyduklarını yaptığı resimler ve görünmez mürekkep olduğu söylenen limon suyu ile resim defterine kaydetmektedir. Bu kayıtlardan çok yarım yamalak duyduklarını ve onlara dayanarak yaptığı yorumları annesine ve kendisinden 4 yaş büyük tek arkadaşı Dora’ya anlatması, onlardan duydukları ile yorumların gelişmesi ile iş tehlikeli hal almaya başlar.
Roman esas hızına ve temposuna Mimi’nin ailesinin birçok dostu ile Mısır gezisi için Sovyet gemisi Feliks Dzerjinski’ye binmesi ile kavuşuyor. Orhan Pamuk’un kitaba destek vermek amacıyla yazdığı anlaşılan ve kapakta yer alan “Conradvâri bir öykü” nitelemesiyle bu gemide yaşananları kast ettiğini düşünmek mümkün. Öte yandan “Bizans’a Yolculuk” yanlış anlamalarla dolu bir ajanlık öyküsü olarak Joseph Conrad’ın başyapıtlarından “Gizli Ajan”dakine benzer havada. Orhan Pamuk bu benzetmeyi o nedenle yapmıştır kuşkusuz, diye düşünüyorum.
Mısır’ın lideri Nasır’la Yugoslav’ların sosyalist lideri Tito’nun dostluk anlaşması için el sıkıştıkları sırada mürettabatında bol sayıda Rus ajanı bulunan bir Sovyet gemisine komünist olduklarından şüphelenilen Amerikalılar’ın binmesi ister istemez dikkati çekecektir. Gemiye yolcu olarak binen hemen herkes de kuşkusuz onları izleyen Amerikan ajanları olarak suçlanma konumundadır. Geminin kapalı ortamına eklenen fırtınalı hava tüm yolcuları birbirine yakınlaştırır ve sonuç olarak bu yolculuk ABD ile Sovyetler arasındaki Soğuk Savaş’ta dönüm noktalarından biri haline gelir. Buna bir de gizli ajan Mimi’nin duyduklarına getiridiği yalan yanlış yorumlar eklenince iş iyice karmaşıklaşır ve başta Mimi’nin babası olmak üzere bir çok kişiyi zor duruma düşürür.
Soğuk savaş döneminde İstanbul’da geçen bir ajan romanına “Bizans’a Yolculuk” gibi “tarihi roman okuyacağım” beklentisi yaratan bir isim koymanın doğru bir karar olmadığını düşünüyorum. Türkçe baskının kapağında yer alan Hisar’lı Boğaz manzarası bu tarihi roman izlenimini daha da güçlendiriyor. Romanın İngilizce baskısının kapağında bir gemi güvertesinden bakan küçük bir kız çocuğu portresi var ki bu içeriğe daha yakın bir kapak çalışması.
Hatta İngilizce baskıda yer alan fotoğrafa kitabın başka bir bakış açısı ile okunabileceğinin de göstergesi olarak bakabiliriz. “Bizans’a Yolculuk”un soğuk savaş dönemi ajan romanı olmadığını aslında anlatılanın bir anne – kız ilişkisindeki iletişimsizlik olduğunu düşünüyorum. Kendinden küçük bir kız ve bebeklik çağında bir erkek kardeşi olan Mimi annesinin kendisi ile yeterince ilgilenmediğini düşünüyor. Onunla daha sıcak, daha yakın bir ilişki kurmak istiyor. Durumu fark eden ama kızına zaman ayıramayan Grace de kızına kendi gözü ve kulağı olma görevini vererek hem aralarını ısıtacağını hem de onu uzunca bir süre meşgul edebileceğini düşünüyor. Sonuç olarak küçük gizli ajan Mimi’nin yarattığı karmaşa ile bir ajan romanı parodisine ulaşıyoruz.
“Bizans’a Yolculuk” ustaca kurgulanmış, iyi bir roman. Her iyi romanda olduğu gibi okurlarını farklı boyutlara yöneltecek bir yapıda gelişiyor, merakla, hızla okunuyor.      
08.10.15

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?