Perşembe, Şubat 25, 2010

 

Sonradan Yaşamak

Önay Sözer, tanınmış bir felsefeci olmasının yanında romanları ve öyküleriyle de biliniyor. İlk denemeleri, eleştirileri, şiirleri 50'li yıllarda yayınlanmış. İlk romanının yayın tarihi de 1981. Belki felsefe çalışmaları nedeniyle edebiyatta sürekli verimli olamıyor ama yazdıklarıyla ilgi çekiyor. Yeni romanı Sonradan Yaşamak (Mart 2009, Yapı Kredi Yay.) bir ressam, bir romancı ve gizemli bir genç kadın arasında bir aşk üçgeni oluşturacakmış gibi görünse de felsefi ve psikolojik derinliğiyle ilginç bir boyut kazanıyor.

Sonradan Yaşamak, tanınmış bir romancı olan Sermet Eser'in annesinden kalan bir tabloyu fark etmesi ile başlıyor. "Yeşilin çeşitli tonlarının, açık ve parlak sarıların egemen olduğu tabloda, üzerinde yalnızca çok dar, bugünkü sliplere benzeyen koyu yeşil bir külot, kolları arkada ve başını hafifçe sağa eğmiş olarak ayakta duran bir kadın vardı." Çocukluğundan beri bildiği bu tablodaki yarı gölgeli, belli belirsiz yüze bakarken onda gizemli bir şey olduğunu düşünmektedir. Kısa süre resim yapmış sonra ailevi nedenlerle resmi bırakmış annesinin resimlerini değerlendirmek için çağırdığı sanat eleştirmeni ile birlikte gelen ressam Zefir de bu tablodan çok etkilenir. Bu tabloya benzer bir resim yapmaya karar verir ve model olarak hayatında bir kez gördüğü, Ankara'da yaşayan Nazire adlı bir genç kadını modellik yapmaya ikna etmesi için romancıdan yardım ister. Sermet Eser, ressamın adını kullanarak mektuplar yazacak ve kadını modellik için ikna edecektir.

Bu arada Sermet Eser, psikoloğunun önerisi ile annesinin anıları ile dolu evden uzaklaşmaya karar. Evdeki tadilat bitene kadar ressam Zefir'in de kaldığı Beyoğlu'nda tarihi kalıntılardan inşa edilmiş Bizans Oteli'nde kalacaktır. Evden ayrılırken son kez tabloya bakar. "Yalnızca iki ampülü yanan avizenin düşürdüğü sarı ışıkta birden bedenin içinde kabaran başka bir vücut gör"ür. Sanki tuvalle renkler arasına sıkışmış bir beden daha vardır ve oradan çıkmaya çalışmak, onu özgür kılması için Sermet Eser'e yalvarmaktadır.

Sermet Eser'in Cyrano'laşıp Zefir imzasıyla modelliğe ikna etmek için yazdığı mektuplar Nazire ile arasında duygusal bağ kurulmasına neden olur. Nazire, belki de bu bağ nedeniyle Sermet'e güvenir ve İstanbul'a gelmeyi modellik etmeyi kabul eder. Nazire İstanbul'a gelince Sermet Eser, mektupları ressamın adına yazdığını açıklamak durumunda kalır. Nazire önce öfkelense de Sermet'in teklifi ile ikna olur.

Sermet, annesinin ölümünün verdiği acıyı onun romanını yazarak aşmayı düşünmüş, beceremeyeceğini anlayınca "artık geçmiş bir olayı, bir anıyı, hatta hayali anıları yazmak istemiyorum, zaten yazamıyorum. Onun yerine, evet onun yerine kendim bir olayı yaratmak, yazmak üzere onu yaratmak ve yazmak istiyorum" (s.88) düşüncesine varmıştır. Nazire ile mektuplaşmalarının bu tür bir olay yarattığına inanmaktadır. Olay devam ettirilecek, Nazire, Zefir'e modellik edecek, sonra da o sırada yaşadıklarını, izlenimlerini hatta düşlerini, anılarını Sermet'e anlatacak, Sermet de bunları yazıya geçirerek romanını yazacaktır. Sermet'in deyişiyle, edebiyat tarihinde ilk defa bir romanın modeli olacaktır. "Böylece bir hayali, gerçekliğin ortasına yerleştiriyor ve buradan yeni, başka, daha hiç kayda geçmemiş bir gerçeklik üretiyoruz. Bir oyun olacak bu. Gerçeklik oyunu" diye açıklıyor amacını Sermet.

Sermet Eser, roman yazma sürecinde çocukluğunda oynadığı "bilinmeyen oyun"u hatırlıyor. "'Bilinmeyen Oyun' bütün kurallarının önceden saptanmış olduğu, yeni kurallar getirilmesinin oyuncuların buluş gücüne bırakıldığı, yeni bir kural getirilince de öbür oyuncuların buna uyarak ona göre kendi bireysel oyunlarını, rollerini geliştirdikleri bir çeşit senaryo oyunuydu." Nazire ile giriştiğinin bu oyuna benzediğini düşünüyor, "romanın konusunu yaşayarak yaratma oyunu." Şöyle açıklıyor; "Ne yalnızca hayal kuruyorduk, ne de yaptıklarımızı gerçekten yapıyorduk. Yazacağım romanı elimdeki taslağa dayanarak yaşamda deniyorduk. Ne hayal ne gerçek, bir oyundu bu. Oyuncular ise Nazire ve bendik" (s.115).

Önce mektuplaşma, ardından resmin yapılması ve romanın yazılması sürecinde anılarını hatırlamaya, düşlerini söze döküp anlatmaya başlayan Nazire geçmişiyle yüzleşmeye başlar. Nazire'nin genç yaşta intihar etmiş Naz adında bir ikiz kız kardeşi vardır. Geçmişte yaşadıklarını hatırladıkça Naz bir hayal olarak geri döner. Nazire'yle ve geçmişin canlanmasına neden olan ressam ve romancıya hayal olarak varlığını hissettirerek bir anlamda hesaplaşır.

Naz'la Nazife'nin ikizliği, Nazire'nin kendinden daha güzel olduğunu, babasının daha çok sevdiğini düşündüğü Naz'ın yerine geçme arzusunun zamanla Naz'ın tüm geçmişini sahiplenmesi, kendileştirmesi halini alması romanın psikiyatrik boyutunu oluşturuyor. Önay Sözer, Naz/Nazife dönüşümlerini anlatırken günümüz felsefesinin ve psikiyatrisinin insanın benliğine ilişkin temel tartışmalarını da roman aracılığıyla ele almış oluyor.

Kişilik dönüşmelerinde, sahiplenmelerinde aynanın önemli bir işlevi var. Nazire ayna aracılığıyla Naz olmaya çalışırken, Üvey dayı K. ile Zefir de bir yerde benzeşiyorlar. Zefir'in modellik teklifi gibi yıllar önce K. yeğeninin kendine çıplak modellik yapmasını istiyor. Nazire, bundan çekinince bir aynaya poz vermesini, kendisinin görünmeyeceği bir noktada durarak aynadaki görüntüye bakarak resmini çizme teklifini yapıyor. Nazire bu teklifi kabul ediyor ama dayısının kendisine tecavüz edeceği korkusu ile oradan kaçıyor. Bu tecavüz bir gece, iki kardeş aynı yatakta uyurlarken gerçekleşiyor. Nazire bağırıp karşı çıkamıyor, dayı tecavüz ediyor.

Nazire, Zefir'e modellik ederken dayısı ile yaşadıklarını hatırlıyor. Zefir'in dayısının gençliğine benzediğini keşfediyor. Yaşanan bazı olaylar tekrarlıyor, örneğin ilk modellik yaptığında tuvalete gidip kusmasını Zefir'le de yaşıyor. Daha sonra Zefir'in eski karalamaları atması ile Nazire'nin babasanın K'nın ölmesi üzerine onun çizimlerini atması gibi tekrarlar var.

Nazire, K'ya poz verirken bir an aynada kendini değil Naz'ı gördüğünü hatırlıyor. Aynada Naz'ın yerine geçmesi, hayatta da onun yerine geçtiğinin bir işareti. Bu yerine geçme de daha sonra tekrarlanacak bu kez Naz hayalet olarak gelip model olarak Nazire'nin yerine geçecektir. Zefir, tıpkı Sermet'in annesinin tablosundaki gibi tuvalle renklerin arasından sıyrılıp gelen beden gibi varlığını hissettiren Naz'ın hayaline dayanamaz ruhsal bunalım geçirir, hastaneye kaldırılır.

Zefir'in hayalet korkusuyla hastanelik olmasının ardından Nazire'nin üvey dayısı K'nın ölüm döşeğinde olduğu haberi, Nazire'nin dayısını ziyareti, onun geçmişini gün yüzüne çıkarmaya çalışmasında anahtar işlevi olur. Anılar berraklaşır. Nazire nerede Naz olduğunu, onu kendileştirdiğini kavrar.

Önay Sözer, akıcı anlatımla, merak unsurunu hep üst noktada tutarak zor bir konuyu anlatmayı başarmış. O nedenle birinci tekil anlatılan romanda Nazire'nin Avcılar'a dayısını ziyarete gidişini neden romanın yapısını bozmak pahasına üçüncü tekil tanrı yazar bakışıyla anlatmış çözemedim. Belki de anlatmak istedikleri bunu gerektiriyordu ama bu bölüm romanın yapısı içinde ayrıksı duruyor. Üstelik bir çok bilinmezin çözüldüğü bir bölüm.

Romanda anlatıcının açıkladığı Nazire'nin adının anlamı, "karşılık olarak, benzetilerek yapılan davranış, söz; başka bir manzume örnek alınarak aynı ölçü ve uyakla yazılan manzume" (s.118) hem Nazife'nin kendiyle yüzleşmesinde, hem de ressam Zefir'in Sermet'in annesinin tablosunu yeniden yapmak ve Sermet'in resmin romanını yazmasını istemesinde hayata geçirilmiş oluyor.

Sonradan Yaşamak'ın gelişimi içinde "romanın konusunu yaşayarak yaratma oyunu" aslında "Önce yazmak, sonradan yazdığını yaşamak" halini alıyor. Romancı Sermet Eser, annesinin yaptığı nü tablonun modelini romanında yaşatırken aynı zamanda yazdığını da yaşatmış oluyor. Sonradan Yaşamak, günümüz felsefi ve psikiyatrik tartışmalarına temel olan soruların tartışıldığı, ama edebi niteliğini de kaybetmeyen, edebiyat zevki veren bir roman.

30 Nisan 2009, Cumhuriyet Kitap

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?