Cumartesi, Temmuz 25, 2009

 

GÖKDELEN

17 Şubat 2073. İstanbul'dayız. Can Tezcan, ünlü bir avukattır ve o gün aralarında yakın arkadaşı Varol'un da bulunduğu bankacıları savunacaktır. Varol, dürüstlük, yansızlık, tarafsızlık örneğidir ama sırf bir bankaya danışmanlık yaptığı için kanıtsız, tanıksız, saçma gerekçelerle hapsedilmiştir. İktidar özel mahkemeler kurdurabiliyor, yasaları istediği gibi yorumluyor, istediğini hapislerde çürütebiliyordur. Başarılı bir avukat olmasına rağmen Can Tezcan, arkadaşının o duruşmada da salıverilmesini sağlayamaz. Öylesine sinirlenir ki, "Her şeyi özelleştirdiklerine göre, yargıyı da özelleştirseler bari," diye söylenir. Bu cümle Tahsin Yücel'in Gökdelen'inin (Can yay.) anahtar cümlesidir.

Can Tezcan'ın en önemli müşterisi, tüm İstanbulluların “Niyorklu Temel” dediği müteahhit Temel Diker'dir. Temel Diker, İstanbul'u New York görüntüsüne büründürmeyi kendine misyon edinmiştir. Tüm İstanbul'u birbirinin kopyası gökdelenlerle donatmaktadır. Cihangir'deki bahçe içinde küçük bir ev, son projesinde yer alan on altı gökdelenin Manhattan'daki gibi düz sıralar oluşturmasını engelelemektedir. Üstelik, Temel Diker'in New York'taki Özgürlük Anıtı'nın çok daha büyük bir benzerini dikeceği Sarayburnu'nun tam karşısındadır bu ev.

Evin sahibini yerinden etmek için açılan dava bir türlü sona ermediği için proje aksamıştır. Yargı nedense bu kez güçlüden yana işlememektedir. Can Tezcan da, her şeyin üstesinden gelen Temel Diker de düzenin tüm olanaklarını kullanabilecek güçte olmalarına rağmen bu soruna bir çözüm bulamamıştır. Oysa, açıkca anlatılmasa da, romana göre, her türlü yasadışı olanak o günlerde de vardır. Mafya zoruyla ya da rüşvetle sonuç almak olanaklıdır. Bu küçük evden ve inatçı sahibinden kurtulmak için Can Tezcan'ın aklına en uzun ve zor yol olan yargıyı özelleştirerek ele geçirmek gelir. Böylelikle yargı onların istedikleri gibi kararlar verecek, suçsuz yere içeride tutulanlar salıverilecek, çözümsüz gibi görünen sorunlar bir anda çözülecektir.

Can Tezcan, güçlü ve zenginlerin avukatı olmasına rağmen bir yanıyla gençlik günlerinden kalma sosyalistliğinin etkisi altındadır. İş hayatında tam tersi olsa bile düşünsel olarak iyiden doğrudan yana tavır almaya çalışır. Eski arkadaşı, son Marksist Rıza Koç da zaman zaman ziyaretine gelerek bu düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olur. Roman boyunca Can Tezcan'ın ikilemlerine şahit oluruz. Bir yandan Temel Diker'in yararı için yargıyı özelleştirmek amacıyla çalışırken diğer yandan Rıza Koç'un görüşlerini yaymak amacıyla yayınladığı kitaplarına maddi destekte bulunur. Cihangir'de kalmış o son bahçeli evin yıkılmasını geciktirmesi de bu iyi yanının örneklerindendir. Romantik devrimci bir tavırdır bu. Bir anlamayıla vicdanını aklama çabası. 70'li yılların Türk filmlerinin başrol oyuncularının tavrı. Çünkü bir yanda ülke gökdelenlerle doldururken diğer yanda insanlar düzenden tüm umutlarını yitirerek doğaya sığınmış en ilkel koşullarda birer yılkı insanı olarak yaşamaktadır. Çözülmesi gereken sorun oradadır ama avukatımız birçok insan gibi bu durumun farkında bile değildir.

Yargının özelleştirilmesi için girişimler başlatılır. İlk adım medyadan güçlü bir destek bulmaktır. En etkili gazete Küre'dir. Küre'nin "en yapay, en saçma sorunları bile güncelleştirip kitleye mal etmekte üstüne yoktu, arada bir konuları saptırarak iktidarlara yardımcı olur, arada bir de saldırıya geçerek kitleyi arkasına alırdı, ama birtakım önemli sorunların üzerinde inatla durarak çözüme kavuşturulmalarında belirleyici bir işlevi yüklendiği de olmaz değildi." Küre'nin ünlü köşe yazarı Cüneyt Ender, Can Tezcan'ın solculuk günlerinden arkadaşıdır. Cüneyt Ender, "Yargının özelleştirilmesi" gibi akıldışı bir şeyi bir kaç yazı ile gündeme oturtmakla kalmaz, tartışılabilir bir olgu haline de getirir. Hatta halkı bunun kendileri için yararlı bir şey olduğuna inandırır. Bu aşamada hükümet devreye girer ve bizzat başbakan gizli bir yerde Can Tezcan'la görüşür. Başbakan Mevlüt Doğan, Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler'inin kahramanı Smerdiakof'a tıpa tıp benzemektedir. Can Tezcan, "'Smediakof düşünmez hiçbir zaman, dünyayı ve insanları gözlemler durur, ama düşünmez,' dedi içinden. 'Fiodor Pavloviç de bu düşüncededir.' O anda başbakanın sarası tutsa da yerde çırpınmaya başlasa hiç şaşmazdı."

Pazarlıklar yapılır. Başbakan, "bize candan bağlı" dediği yargıçların görevde bırakılmasını, Temel Diker'in gökdelenlerinden iki daire ve partisi için 250 milyon dolar ister. Can Tezcan da buna karşılık arkadaşı Varol'un serbest bırakılmasını, yargılandığı davanın sonuçlandırılmasını ve Temel Diker'in kafayı taktığı Cihangir'deki evin yıkılmasının sağlanmasını talep eder. Gizli bir anlaşma imzalanır. Yargı özelleşecek ve başına Can Tezcan gelecektir.

Can Tezcan, yargının özelleşmesi işine nasıl hayata geçirilir diye pek düşünüp taşınmadan dalıvermiştir. Özelleştirilen yargının ihalesini kazanan, Türkiye'nin en büyük patronlarının ortak olduğu ve kendisinin yönetim kurulu başkanı seçildiği Türkiye Temel Hukuk Ortaklığı'nın toplantıları gerçeklerin farkına varması için yeterlidir, ama o bir türlü uyanamaz. Artık davacı bir "müşteri", yargıç ve savcılar birer "tezgahtar"dır. Doğal olarak işin sahipleri büyük patronlar davaların kendi istedikleri gibi sonuçlanmasını arzulamaktadır. Mahkeme sayısı azaltılacak, adalet istemek yani dava açmak pahalı bir hale gelecektir. Şehirlerin en iyi yerlerinde bulunan yüzlerce adliye binası da böylece gökdelen yapımı için kullanılacaktır. Can Tezcan'ın hayal ettiği gibi, hükümet de yargıdan elini çekmemiş aksine bizzat başbakan işin içine girmiştir. Başbakan, Can Tezcan'a aralarındaki gizli sözleşme aleyhine taleplerde bulunduğu telefon konuşmasında; "Can bey, kardeşim, sen hangi ülkede yaşadığını sanıyorsun?" der ve ekler "Başta üniversitelerimiz olmak üzere, Türkiye özel ve özerk kurumlarla dolu, ama, ben bu koltukta oturduğum sürece, hepsi de ağzımdan çıkan her sözü buyruk sayar." Başbakanla büyük patronlar çıkarları için biraraya gelmiş, özelleşmiş adil yargı rüyası bir kabusa dönüşmüştür. Can Tezcan, her şey olup bittikten sonra, açılış töreninde Temel Diker de dahil büyük patronların ve başbakanın amaçlarına ulaşmak için kendini kullandıklarını fark eder. Nedense romantik devrimci damarı tutar ve kendi eliyle kurduğu özelleşmiş yargıyı yine kendi elleriyle yıkmaya, beceremezse bırakıp gitmeye karar verir. Bu arada Temel Diker, hem Cihangir'deki gökdelenleri bitirmiş hem de Sarayburnu'ndaki Özgürlük Anıtı tamamlanmıştır, yakında açılış töreni yapılacaktır.

Başbakana karşı çıkan Can Tezcan, her yerde aranan Rıza Koç'u evinde sakladığı basına yansıyınca görevinden uzaklaşmak zorunda kalır, zaten o da bu işten soğumuştur. Eski işine, avukatlığa dönmek ister ama Temel Diker'den gelen Özgürlük Anıtı'nın açılışının yapılacağı gün ya içeri atılacağı ya da öldürüleceği haberi onu ülkeden kaçmaya zorlar. Bu olaylar gelişirken son marksist Rıza Koç'un "Açıkartırma" adlı, yargının özelleşmesini eleştiren kitabı yayınlanmıştır. Tüm yasaklara, engellere rağmen kitap elden ele dolaşmakta, insanları etkilemektedir. Kendisi içeride olsa da fikirleri kitleleri etkilemiştir. Anıtın açılış günü Can Tezcan, Temel Diker'in jeti ile yurtdışına kaçarken yılkı adamları dört koldan İstanbul'a sel gibi akmaktadır. İnsanın olduğu yerde umut bitmez. "Sanki dünya yeniden kendisi oluyor"dur.

Tahsin Yücel, Gökdelen'de bir kara mizah örneği yaratmış. Çok ayrıntıya girmeden New York'laşan İstanbul görüntüsünde "yargının özelleşmesi" olgusunda odaklanarak bugünü ironik dille anlatmış. Romanın kolay okunmasını sağlamak amacıyla diyaloglarla gelişen bir anlatım seçmiş ve olguları, vurgulamaları bu diyaloglarda bir kaç kez tekrar ederek okurun aklında yer etmesini sağlamaya çalışmış. Karakterlerde, olaylarda derinleşmemiş. Örneğin Can Tezcan'ın o denli başarılı bir avukatken gözönündeki olayları kavrayamamasını anlamlandıramıyoruz. Üçüncü tekil anlatım kullanılmasına rağmen olaylar Can Tezcan'ın bakış açısından geliştiği için eski marksist Rıza Koç da, Temel Diker de karakterleriyle çok netleşmiyorlar. Can Tezcan'ın yardımcısı Sabri Serin'in doğruculuğa doğru evrimleşmesinin nedenini de kavrayamıyoruz. 2073'de İstanbul'un, Türkiye'nin nasıl olacağının ayrıntılarına da pek fazla inilmemiş. Çünkü amaç bir bilimkurgu eseri yazmak ya da anti ütopya oluşturmak değil, roman sanatı aracılığıyla tezlerini aktarmak. Bu nedenle de edebi kaygıların yerini yaşamsal kaygılar almış. Tahsin Yücel, bir aydın, bir yazar olarak Türkiye'nin bugününü ve bu gidişin gelecekte nerelere varabileceğini mizahi dille yansıtmış ve kendi bakış açısından tartışmış. İyi de etmiş.

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?