Pazar, Eylül 04, 2011

 

Tatil okumaları


Yayıncılarla dağıtımcıların arasında bir tartışma vardır. Yayıncılar her zaman ve her koşulda kitap okunabileceğine inanır, ona göre yayım programı yaparlar. Oysa dağıtımcılara göre kitap okunmayan bir çok zaman vardır ve bu bunlara bizim çok kitap okunur sandığımız zamanlar da dahildir. Kışın soğuk, yağmurlu günlerinde kitap okunmaz, çünkü insanlar işlerine, okullarına yoğunlaşmıştır. Şubatta sömestr tatilinde kitap okunmaz, çünkü öğrenciler ders kitaplarından yorulmuştur, biraz kafa dinlemek isterler. İlkbaharda kitap okunmaz, çünkü insanlar bütün bir kış evlere tıkılmaktan bunalmıştır, kırlara, deniz kenarlarına gider, etrafa boş boş bakarlar. Bayramlarda kitap okunmaz, çünkü bu kısa tatillerde insan dinlenmek ister. Mayıs – Haziran’da kitap okunmaz çünkü öğrencilerin sınavları vardır. Yaz tatilinde kitap okunmaz çünkü kışın yorgunluğu atılacaktır. Ramazan’da okunmaz, eylülde okullar açılırken okunmaz, okullar açıldıktan sonra hiç okunmaz... Kısacası kitap okuma arzunuz yoksa her tarih ve de tatil için bir bahane vardır.
Ben her durumda ve de şartta kitap okunabileceğine inanlardanım. Hele yaz tatili gibi zaten yapacak çok şeyin olmadığı zamanlarda normaldekinden çok daha fazla kitap okunabileceğine inanıyorum. Hava sıcaklığı, dikkati dağıtacak unsurlar (deniz, güneş, kum) okunacak kitabın niteliğini değiştirebilir ama okumamak için bir bahane olamaz. Zaten son yıllarda güneşlenirken yanında kitap bulunduranların sayısı oldukça arttı. Bu plaj okurlarının seçtikleri kitaplardan yıl içinde hangi kitapların popüler olduğunu, çok okunduğunu da anlayabiliyorsunuz. Doğru seçilmiş kitap son moda mayo ya da marka güneş gözlüğü gibi bir statü simgesi olduğu gibi, yan şezlonglarda güneşlenenlerle tanışıp sohbet etme vesilesi de olabiliyormuş.
Sadece yaz tatili için kitap satın alanlara rehber olmak için kitap ekleri soruşturmalar yapıyor, özel bölümler hazırlıyor. Star Gazetesi’nin Kitap Eki için bana sorduklarında “Tatile giderken genellikle yıl içinde okuma fırsatı bulamadığım kitapları yanıma alıyorum. Tatil tabii ki okuma profilini biraz değiştiriyor. Plajda, çay bahçesinde kitap okuyacaksanız araştırma, inceleme kitaplarına yoğunlaşmak mümkün olmuyor. Tatil için benim tercihim romanların yanında genellikle polisiyelerden, anılar, biyografilerden yana” diye cevapladım.
Gece İnerken
Virginia Woolf’ü de konu alan Saatler adlı romanıyla tanınan Michael Cunnigham’ın Gece İnerken’i (Mayıs 2011, Çev. Püren Özgören, Can yay) bir kendiyle yüzleşme öyküsü olarak değerlendirilebilir. New York’da geçen romanın kahramanı Peter Harris, kırk yaşlarında bir galeri sahibi. Bol kazançlı iyi bir işi, yolunda giden bir evliliği, mutlu bir hayatı var. Karısının uyuşturucu bağımlısı kardeşi Mizzy’nin gelişi ile tüm dengeler bozuluyor. Bir heykel kadar güzel, genç ve yakışıklı biri olan Mizzy, Peter’a hem karısıyla tanışmasından o güne kadar yaşadıklarını hatırlayıp bir muhasebe yapmasına neden olacak, hem de hayatının şekillenişinde, ilişkilerinde fiziki “güzelliğin” ne denli önemli olduğunu anlamasını sağlayacaktır. Örneğin kızıyla bir türlü kuramadığı ilişkide onu güzel bulmamasının önemli bir etkendir. Diğer yandan Mizzy’nin varlığı çok derinlere gömdüğü eşcinsel eğilimlerinin yüzeye çıkmasına, karısıyla ilişkilerini sorgulamasına da neden olacaktır. Cunnigham, rahat ve akıcı bir anlatımla Peter’in güzellik saplantısı çevresinde insan ilişkilerini, işi bağlamında da günümüz sanat anlayışının nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı olarak anlatmış.
Hamamböceği
Rawi Hage Beyrut’ta doğmuş, Lübnan İçsavaşından kaçıp Kanada’ya sığınmış “bir yazar, görsel sanatçı, kuraatör ve siyaset eleştirmeni”ymiş. Hamamböceği’nin (Nisan 2011, çev. Püren Özgören, Everest yay.) Hage gibi Lübnan’dan kaçıp Montreal’e gelmiş kahramanı ile başarısız bir intihar girişiminden sonra mahkeme kararı ile gönderildiği terapistte tanışıyoruz. Terapiste Lübnan’ı, çocukluğundan başlayarak yaşadıklarını anlatırken, diğer yandan da Kanada’da bir mülteci olarak yaşama tutunma çabalarına şahit oluyoruz. İsimsiz kahramanımız, bir süre sonra kendini bir hamamböceği olarak hissetmeye başlıyor. Bu bir ruh halinin yanında hırsızlık için bir yere girerken yararlandığı bir fiziksel özellik de oluyor. Hamamböceğine dönüşmek artık iyice klasikleşmiş bir simge olarak görülebilir, bence de romana bir katkısı yok. Ama, kaybetmeye mahkum bu kahramanın yaşadıkları, kurduğu ilişkiler ve bunları kendi bakış açısıyla anlatımı ilgiye değer.
Yok Olma Kılavuzu
Ece Erdoğuş’un Yok Olma Kılavuzu’ndaki (Mayıs 2011, Doğan Kitap) kahramanıyla da intihar öncesinde, bir çatıdan kendini atmaya hazırlanırken tanışıyoruz. O da doğuştan kaybedenlerden. Babasız büyümüş, annesi psikolojik sorunlar içinde, kira geliri ile kıt kanaat geçinmeye çalışıyorlar. Okulu yarıda bırakmış, hiç arkadaşı olmayan, insanlarla ileitişim kuramayan, bunu onlardan nefret etmesiyle açıklayan, zamanla saldırganlaşarak daha da içine kapanan biri. Bu kahramanda da Kafka’nın Gregor Samsa’sına bir gönderme buluyoruz. Kanada’da olsanız, İstanbul’da da olsanız aynı ruh haline gelebiliyorsunuz. Kitabın ön yüzündeki “Nefret ediyorum her şeyden ama en çok da insan olduğum için kendimden” ibaresi romanın mesajı da sayılabilir. Kadıköy’de geçen romanı içerik itibariyle Altıkırkbeş Yayınları’nın birçok örneğini yayımladığı ünlü “Kadıköy Sound” romanları ile de ilişkilendirebiliriz. Ece Erdoğuş o sert dile yakın duruyor ama kahramanının kendi varlığını bildirmek için çalıştığı yerlerde giriştiği saldırı olayları dışında yoğun olarak vurgulamıyor. Yok Olma Kılavuzu, mizaha yakın dili olan, lafı uzatmadan da çok şey anlatabilineceğini örnekleyen iyi ve farklı bir yazarı müjdeliyor.
Karanlık Çağın Filizi
Siyaset yapanlar mecliste de olsa sokakta da olsa ketumdur. Yaşadıklarını paylaşmak istemez, deneyimlerini, anılarını yazıya pek dökmezler. Çünkü siyaseti bırakmış olsalar da birgün dönme umutları vardır ya da o eylemlerin başkalarına zarar vereceğini, en önemlisi onsuz da olsa faaliyetine devam eden siyasi kuruluşu hukuki olarak zor duruma sokacağını düşünürler. Bu bakış açısında haklılık payı olsa da siyasi hesaplara girmeden yazılmış anıların, biyografilerin hem tarihi doğru ve ayrıntılı olarak öğrenmek hem de varolanı ve geleceği görmek açısından çok önemli olduğuna inanıyorum. Son zamanlarda bu tür kitapların gittikçe artması da sevindirici.
Sezai Ekinci, 78 Kuşağının devrimci önderlerinden. Kısa ama büyük mücadelelerle geçen bir yaşamı olmuş. Sezai Ekinci 35 yıllık ömrünün neredeyse tamamını devrimci mücadele içinde geçirmiş. Hemen her alanda çalışmış. 150 gün işkence görmüş, çoğu Mamak’ın tabutluklarında 10 yıl hapis tutulmuş. Tahliyesinden bir yıl sonra da bir arkadaşını kurtarmaya çalışırken trafik kazasında ölmüş. Eşi Esmahan Ekinci, Karanlık Çağın Filizi’nde (Haziran 2011, Sel yay.) Sezai Ekinci’nin hayat öyküsünü kaleme alırken anılardan yaralanmanın yanısıra mektuplara, dostların tanıklıklarına ulaşabildiği tüm yazılı ve görsel dökümana başvurmuş. Kitapta tüm bu malzemeyi değişik bir kurgu içinde buluyoruz. Sezai Ekinci’nin kişiliğinde 78’li bir devrimci önderin mücadelesini, yaşamını öğrenmek açısından önemli bir kitap.
Sığınmacılar
Gün Zileli, aktif olarak siyasi faaliyete devam etmesine rağmen açık yürekle biyografisini kaleme alan nadir adlardandır. Zileli, 60’ların, 70’lerin devrimci mücadelesini tanık olduğu tüm ayrıntıları yazıya dökerek anlatmasının yanında edebi tad da alınan kitaplara imza attı. Özellikle otobiyografisinin ilk cildi olan Yarılma siyasi bir biyografinin edebi tadla nasıl kaleme alınacağının iyi bir örneğidir.
Gün Zileli biyografisinin (bence şimdilik) son cildi olan Sığınmacılar’da (2011, İletişim yay.) 1990 – 2000 yılları arasında Londra’da siyasi mülteci olarak yaşadıklarını anlatıyor. “Sığınmacı” olarak Londra’da neler yaşadığını, yaşama nasıl tutunduğunu anlatırken siyasi mültecilerin İngiltere’de neler yaptıklarına, nasıl yaşadıklarına, aralarındaki ilişkilere de şahit olmamızı sağlıyor. Zileli, siyasi arayışı içinde önce Troçkist sonra anarşist çevrelere giriyor ve böylece İngiliz sosyalistlerini de tanımış oluyoruz. O yıllarda Türkiye’de sol cenahta yaşananların yurtdışında nasıl algılandığını da görüyoruz. Oldukça mizahi ve sivri bir anlatımı var Zileli’nin. Kendi dahil herkesi ve her şeyi kıyasıya eleştiriyor, kendince yanlış yanları öne çıkartıyor.
21.07.2011

Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?