Perşembe, Ağustos 20, 2009

 

Üst Kattaki Cinler

Babalarının kanser olduğunu haber alan üç kardeş belki de yakında öleceği düşüncesi ile onu son kez görmek üzere baba evinde biraraya gelirler. Umut Dağıstan, ilk romanı Üst Kattaki Cinler'de (Merkez Kitaplar) araya ayrılık ve zaman girmesiyle birbirlerinden kopan, görüşmez, buluşmaz olan bir aileyi anlatıyor. Servet, Ali ve İpek, hem geçmişlerini, babalarıyla olan ilişkilerini sorguluyor, hem de baba evine gelirken geride bıraktıkları bugünkü sorunlarına çözümler bulmaya çalışıyorlar. Babaları Süleyman bey farklı bir kişidir, dünyası kitaplarıdır. Evin üst katındaki çalışma odasından hemen hiç çıkmadan sürekli kitap okur. Evde varlığı pek hissedilmez. Bir yabancı gibi davranır. Özellikle iki erkek çocuğu için "silik bir baba"dır. Sadece ağabeyleri tarafından sürekli dışlanan İpek için bir sığınak olmuştur. Baba-kız diğerlerinin ilgisini çeken, kıskanmalarına sebep olan özel bir ilişki kurmuşlardır. "Babam dinler, yorum yapmadan dinler, bütün dikkatini bana verip susarak beni onaylardı" diye anlatıyor İpek.

Üç kardeş de orta sınıf diyebileceğimiz yaşam düzeyindeler. Pek maddi sıkıntıları yok, onlarınki daha çok manevi. Servet, karısıyla kurduğu ilişkisinin tek düzeleşerek kopma noktasına gelmesinden sıkıntılı. Aile hayatının sırtına yüklediği yükleri, onları aşırı ciddiye almasının asıl sorunu yarattığının farkında değil. İpek, kocasının kendisini aldattığını öğrenmiş. Kocasıyla yüzleşmiş, kocası evi terk etmiş. Annesinden edindiği kendine güvenli modern kadın kimliği bu durum karşısında sarsılmış. Sürekli kendini sorguluyor, nerede yanlış yaptığını bulmaya çalışıyor.

Ali ise, belki de babasıyla kuramadığı ilişki nedeniyle aileden tamamen kopmuş. Çalışma hayatında pek başarılı değil. Bir aile kuramamış, karşı cinsle uzun süreli ilişkilere giremiyor. Yalnız yaşıyor, bir gecelik ilişkiler kuruyor. Hayattaki tek amacının zevk almak olduğunu söylüyor. Ama ergenlik döneminde yaşadığı bir ilişkiye takılıp kaldığını anlıyoruz. Adana'ya baba evine dönüşü o ilişkiyi tekrar düşünmesine, sorgulamasına neden oluyor. Sık sık yürüyüşe çıkarak tüm hayatı boyunca belleğinden çıkmayan o kadınla, o günlerde yaşadıkları ile hesaplaşmaya çalışıyor. Çünkü hayatı boyunca kurduğu karşı cinsel tüm ilişkilerde o kadını aramış, belki de o nedenle sürekli ilişki kuramamıştır.

Üç kardeş babaları ile ilişkilerini farklı bakış açılarıyla kendilerine göre anlatıyorlar. Ama bu anlatımlardan tam bir görüntüye ulaşamıyoruz. Süleyman Bey, karısı Nilüfer Hanım ve çocuklarıyla ilişkileri bölük pörçük kalıyor. Özellikle anne Nilüfer hanım bir karakter olarak kafamızda belirmiyor. Cumhuriyet kadını diyebileceğimiz, kendini aydınlanmaya adamış bir öğretmen. Disiplinli, dikkatli, insanlardan da kendisi gibi davranmalarını istiyor ama aile ilişkileri içinde onun varlığını hissedemiyoruz. Bir görüntü olarak gözümüzde canlanmıyor. Odaya kapanmış kişi baba olmasına, annenin evi çekip çeviren, çocuklarla sürekli ilişkide olan büyük olmasına rağmen karakter olarak baba ağır basıyor.

Herbiri için babalarının farklı anlamları var. İpek, hayatta dertleşebildiği, içini açabildiği tek kişi olan babası gibi bir erkek, sevgili arıyor. Belki de kocasıyla ilişkisinde mutlu olamamasının nedeni bu arayış. Servet, baba evine dönüp, bir süre babasını gözlemledikten sonra aslında babası gibi odasına kapanıp kitaplara gömülmek istediğini fark ediyor. Ali ise çocukluğunda babası ile kuramadığı ilişkinin doğurduğu öfkeyi yaşatıyor. Şimdi, yıllar sonra buluştuklarında babasının gösterdiği yakınlığı anlamladıramıyor.

Romanın geçtiği yer, Adana, ismen adlandırılsa bile okur olarak bizim gözümüzde canlanmıyor. Yazar şehri, şehrin oluşturduğu görüntüyü ve ilişkiler ağını anlatmamış. Burası herhangi bir şehir de olabilirdi, yine aynı şeyler yaşanırdı diye düşünüyor insan. Üç kardeş, çocukluklarının evine dönmelerine rağmen eski arkadaşları, komşuları ile ya da şehrin, mahallenin değişen görüntüsü ile ilgilenmiyorlar. Sadece Ali, ergenlik döneminde kendinden yaşça büyük bir kadınla kurduğu ilişkinin sorgulamasını yaparken çocuk günlerini hatırlıyor.

Edebiyatsever bir aile. Servet, babalarının odasına kapanıp sadece kitap okumadığını, hiç yayınlatmadığı, tek okuyucusu karısı olan hikayeler de yazdığını öğreniyor. İpek'in kocası İsmail, bir gün işini bırakıp kafasındaki büyük romanı yazmak isteyen bir doktor. Servet'se çocukluğundan beri hep okumayı sevmiş biri. Özellikle ansiklopedilerle, hazır bilgilerle ilgili. Babası gibi olmak, onun ölümünden sonra odada yerini almaya karar vermesinde okuma sevgisi kadar, babasının hikayelerini tamamlama, sürdürme arzusu da ağır basıyor. Ali ise okumaya uzak, eline kitap alamayan bir kişi. Onun bu tavrının nedeni de babasına tepkisi, kitapların babası ile arasına girip, onları kopartan bir şey olduğunu düşünmesi olsa gerek.

Üst Kattaki Cinler, bir ilk roman olarak oldukça başarılı. Babanın kansere yenilip ölümesiyle sonlanacağını tahmin etmenize rağmen akıcı anlatımına kapılıp romanı okuyorsunuz.

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?