Pazar, Ağustos 02, 2009

 

Tahta Saplı Bıçak

"1979 yılının Haziran ayında, Karanca'daki yazlık evde sıradan bir gün yaşanıyor". Evin sakinleri bir İstanbul ailesi, orta yaşı geçmiş üç kardeş. Münevver Hanım, Nigar Hanım ve Nuri Bey, biriktirdikleri paralarla, "yazlık niyetine on sene önce alınan eski Rum evi"ndeler. Onlarla birlikte Nuri Bey'in karısı Emine, on bir yaşındaki oğlu Suat ve kardeş torunlarının üniversite çağındaki oğlu Serdar kalıyor. Amsterdam'da Hukuk Doktorası yapan ve tatil için İstanbul'a yeni dönmüş Erkan'ın kendilerini o gün ziyarete gelmesini bekliyorlar. Erkan, sevilen ve takdir edilen, sözlerine önem verilen bir genç. Hemen herkesin Erkan'la konuşacak konuları, tasarıları var. Erkan'ı bekler, konuşacakları şeyleri düşünürken, geçmişe, hayatlarındaki dönüm noktalarına dönüyorlar.

Türker Armaner'in ilk romanı Tahta Saplı Bıçak (Metis yay), ilk sayfalarında bize Çehov'un Vişne Bahçesi'ni hatırlatıyor. Ama Armaner'in romanında kahramanları aralarında küçük tartışmalar yaşansa, sık sık felsefi cümleler ediverseler de (örn. s. 49-53) romanın Vişne Bahçesi’nden farklı bir yapısı var. Tahta Saplı Bıçak'ta "Yazlık ev bir kez daha asıl kimliğine, geçmişte donup kalmış ıstırapların, husumetlerin, hayal kırıklıklarının çıkarılıp sergilendiği; yaşlıların geçmiş hayatı ile gençlerin hayal ettikleri geleceğin, tek gerçek zaman olan yaşadıkları günün içinde karşı karşıya geldikleri bir hücreye dönüş"üyor (s.26).

Armaner, romanın mesajını kitabın son sayfasında veriyor; "zihnin karanlık köşelerine sızıp düşü gerçek, gerçeği düş kılan, bir insan hayatının nirengi noktalarına saplanan, bellek işlemeye başladığında geçmişteki bir nesne, unutuş sırasında gelecekteki bir sahne, karakterlerin rolü bittiğinde bir daha takmamak üzere çıkardıkları maske olan, zamanı en küçük birimlerine kadar kesip ânı, geçmişin asla çiğnenmeyecek lokmasını, tek bir günü, hayatın uyku ile uyanıklık arasındaki soykütüğünü gösteren bir tahta saplı bıçak."

Münevver Hanım 1939 Nisanı'nda Berlin Alexanderplatz'daki küçük pansiyon odasını, bir kaç ay birlikte yaşadıkları Nazi sevgilisi Leonard'ı hatırlar, o günlerle bir türlü bitiremediği hesaplaşmasını bir kez daha yaşar. Artık belleğini kaybetmeye, bunamaya başlamış olan Nigar Hanım, Devlet Demiryolları'nda görev yaptığı günleri, geç bulup çabuk kaybettiği kocasını boşamasını, kendi imzasıyla açılan bir soruşturma sonucunda idama mahkum olan memuru hatırlar. Serdar ve Suat ise geleceğe doğru bakarlar kendilerini en iyi anlayan kişiyi Erkan'ı düşünürler. Erkan bir rol model'dir, büyüyünce kendisi gibi olmak istedikleri biridir.

Münevver ve Nigar Hanımların geçmişi detaylı bir biçimde hatırlamaları romanı bugünden güçlü bir şekilde kopartıyor. Yazar, kurduğu roman yapısı içinde, bugünün içinde geçmişi yazmayı denemiş ama bugünle geçmişin dengesini zaman zaman, konunun belki de cazibesine kapılarak, geçmiş lehine kullanmış. Hayali kasaba Karanca'da yaşanan gün silikleşiyor, geçmiş uzayan sayfalar boyunca ağır basıyor. Münevver ve Nigar Hanımların hikayelerinin, geçmişi hatırlamalarının arka arkaya gelmesi de iyice geçmişin ağırlığını artırıyor.

Roman yapısı sanki kompartımanlar halinde kurulmuş, geçişler net. İlk sayfalardan sonra ister istemez roman kahramanlarının sırayla sahne almalarını ve geçmişleriyle hesaplaşmalarını bekliyorsunuz. Bu durum da romandaki tiplerin karakterleşmesini önlüyor. Onların anlatacak belli konuları-anıları var ve yeri gelince anlatmaları gerek. Erkan'la kasabın kızı Emine arasında yaşanan cinsel ilişki de ayaklarını yere basamıyor. Romanın sonunda yaşananlar olmasa Erkan'ın hoş bir fantezisi olarak bile değerlendirmek mümkün. Emine'nin Erkan'la yılda bir kez sadece cinsel ilişki kurmak amacıyla buluşmasının nedeninin daha net anlatılması gerekli. Emine bir roman kahramanı olarak işlenmediği için bu konu anlatılmadan kalıyor.

Hayali mekan Karanca, İstanbul'a altmış kilometre uzaklıkta muhafazakar, dışarıdan gelenlere kapalı bir sahil kasabası, sakinleri de küçük hesaplar peşinde insanlar. Zeytinlikler kooperatiflere satılmış, zanaatkarların çoğu çimento fabrikası kurulunca işlerini bırakıp havayı kirleten fabrikada çalışmaya başlamışlar. Fabrikanın artıkları, kooperatiflerin denize dökülen lağım suları, mezbahadan atılan hayvan artıklarıyla deniz kirlenmiş, çöplüğe dönmeye başlamış. Körfez'in karşı kıyısına başlayan feribot seferleri ile kasaba ticari bir canlılık kazanmış ama tüm doğal görünümünü de kaybetmiş. Kasabalı, kirlenmeye, doğayı bozan değişime karşı duyarsız olmasının yanında, durumdan şikayet edenlere de fabrikanın kapanmasına yol açıp işlerinden olacakları düşüncesiyle düşmanlarıymış gibi davranmakta. Yazlık evin sakinlerine de aynı gözle bakıyorlar. Kasabalıların Bizans döneminde kalan tarihi eserlerin yok edilmesine karşı çıkıp, onları kendince korumaya çalışan Münevver Hanım'a da ayrıca garezleri var.

Karanca, bir yanıyla 70'li yıllarda Türkiye'nin yaşadığı değişimi (fabrikalar kurulması, tarımından vaz geçilmesi, artan çevre kirliliği, tarihin, doğanın yok edilmesi vb) yansıtmasına rağmen ülkenin içinde bulunduğu siyasi durumdan soyut. 1979 gibi siyasi mücadelenin doruk noktasına vardığı, her gün sokaklarda gençlerin solcu, devrimci diye öldürüldüğü, terörün her yerde yaşandığı, sıkıyönetimin bile gelişmeleri önleyemediği bir dönemde kasabada bir çatışma yok. Ülkede sıkıyönetim yaşandığını evi ziyarete gelen jandarma subayının varlığından, üniversitede siyasi olaylara bulaşmış olan Serdar'ın jandarmanın kendisini sormaya geldiğini sanıp tedirgin olmasından hissediyoruz. Evde yaşayanların korkusu da sağ-sol çatışması değil, nedense o günlerde hiç sözü edilmeyen, bugünlerde bolca konuştuğumuz "şeriat" (s. 122).

Yazlık ev sakinlerinin çevre duyarlılığı ilginç. Çimento fabrikasının çevreyi nasıl kirlettiğinin farkındalar. Mezbahadan denize dökülen hayvan artıkları, doğadaki değişim, denizin kirlenip deniz anaları ile dolması hep dikkatlerini çekiyor. Bu kirlenmeyi önlemek amacıyla girişimlerde bulunup, çimento fabrikasını belediyeye şikayet ediyorlar ama bir sonuç alamıyorlar. Çimento fabrikasının müdürü bu kirlilikten kendisinin de hastalandığını fark etmeden, büyük bir masrafa neden olacağı düşüncesiyle fabrika bacasına filtre taktırmamak için mücadele veriyor. Fabrikanın avukatı da Erkan'ın babası, bir zamanlar Münevver hanımın sevgilisi olmuş akrabası Sadık bey. Sadık bey, akrabalarının şikayetlerine kulaklarını tıkamakla kalmıyor fabrikayı korumak için, çevreyi kirletiyor diye dava açanlara akıl verdiği, dilekçelerini yazdığı düşünülen oğlunun gözünün korkutulmasını emrini bile veriyor.

Erkan'ın o gün ziyarete gelememesinin bir nedeni de babasının bu emri oluyor.

Tahta Saplı Bıçak, Armaner'in felsefi anlamda zaman ve mekan ilişkisi üzerine görüşlerinin roman aracılığıyla tartışılması olarak da değerlendirilebilir. Hemen her şeyin simgesel bir karşılığı olduğunu hissediyorsunuz, ama onları çözmeye ve anlamaya pek yardım etmiyor yazar. Felsefede ele alınan kavramların kurmaca yoluyla hayata geçirilmesi, roman kahramanlarının Türkiye'nin belli dönemlerini, zihniyetleri simgeleyen birer tip olarak kalması kitabın tam anlamıyla roman tadını vermesini engelliyor. Türker Armaner, iyi bir kurgu, temiz bir anlatım, romanın finaline doğru akan gerilimle okunaklı bir roman yazmış. Felsefe edebiyat dengesini tam anlamıyla kurup, yazdığının roman olduğu, önceliğin edebiyatta olması gerekliliğini dikkate aldığında çok daha iyi romanlarını okuyacağız.

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?