Salı, Aralık 14, 2010

 

MIVVEL


Geçen yıl yaklaşık 500 yeni roman yayınlanmış ve bunların 200’e yakını da ilk roman. Böyle yoğun bir arzın içinde yeni romanların, yeni romancıların tanınması neredeyse olanaksız. Roman eleştirmenleri bile ancak kayıdını tutabilir. Hepsini okumak mümkün görünmüyor. Hepsi bir yana bu kalabalık içinde önemlilerini es geçmek de yüksek bir olasılık.

Bu yoğunluk içinde Everest Yayınları’nın “İlk Roman Ödülü”nü nasıl konumlandırmak gerek? Edebiyat yayıncılığının en önemli isimlerinden Everest’e bu kadar çok ilk roman ve yeni romancı yetmiyor da daha fazlasını mı arıyorlar? Yoksa, değerli bir ödül, önemli bir jüri ile bu ilk romanlardan en azından birine dikkati çekmek, o romanın yazarına attığı ilk adımda bir kolaylık mı sağlamak istiyorlar? Sanırım ikincisi.

Everest Yayınları’nın “İlk Roman Ödülü”nü 2006’dan beri veriyor. “Daha önce hiçbir türde kitabı yayımlanmamış yazarların ilk romanlarıyla katılabilecekleri” şartı var ödül şartnamesinde. Yani kitapları yayınlanmış bir şairin ya da öykücünün ilk romanıyla aday olmasını istemiyorlar. Kişiye özel yazılmış ihale şartnamesi olmadığına göre mutlaka geçerli bir gerekçesi vardır ama ilk bakışta bana pek anlamlı ve akılcı gelmedi. Zira, roman belli bir yazma olgunluğu ister. Yazma olgunluğu da diğer türlerde ürün verilerek kazanılır. Günümüzde ürünlerin ne kadar kolay kitaplaştırıldığı düşünülürse “daha önce hiçbir türde kitabı yayımlanmamış” romancıların sayısının beklenenden daha az olacağı düşünülür. Bu sene 150’den fazla ilk roman aday olmuş. Demek bu şart kaldırılsa çok daha fazla başvuru olacak. Müge İplikçi, Semih Gümüş, Erendiz Atasü, İnci Aral ve Cemil Kavukçu`dan oluşan seçici kurul, Bedi Gümüşlü’nün Mıvvel adlı romanını 2010 İlk Roman Ödülü’ne değer bulmuşlar. Bedi Gümüşlü, 1964 Antakya doğumlu. Edebiyata hikaye yazarak başlamış. 2007 Gila Kohen Öykü Yarışması'nda birincilik ve 2010 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Yarışması'nda mansiyon kazanmış.

"Karşıda, birkaç metre ileride, yüzü atkıyla kapalı, uzun boylu, siyah paltolu bir adam vardı. Sibel, bir yanındaki adama, bir karşıdaki karaltıya korkulu gözlerle bakarken tabanca birkaç kez daha namlusundan alev fışkırtarak patladı. Karşıdaki adam bir şeyler bağırdı. Sibel 'hain' kelimesi dışında bir şey anlamadı, telaşla Nebil'e döndü, yere düşmüştü."

İki sayfalık girişi geçersek Mıvvel, bir sanat atölyesinde resim öğretmenliği yapan, 40 yaşlarındaki Nebil'in kimliği belirsiz bir kişi tarafından Ankara'da öldürülmesiyle başlıyor. Nebil, cinayete kurban giderken yanında kurstan öğrencisi Sibel var. Nebil can verirken, polisiyelerde artık kalıplaşmış bir hareketi yapıyor ve Sibel’e bir anahtar uzatarak, “adres defterini al... Onlardan önce... Ondaki bir numarayı ara... Arka sayfadaki iri rakamlarla yazılı... Onu...” diyor. Anahtarın nerenin olduğunu söyleyemeden de son nefesini veriyor.

Sibel, ince, uzun boylu, kumral saçlı, beyaz tenli antik çağ heykellerini andıran güzellikte, 21 yaşında bir genç kız. Üniversitede okuyor. Biz, romanın başındaki teaser’a kapılmış Sibel anahtarın nereye ait olduğunu anlayıp, katillerden önce adres defterini bulup ilgili kişiye gerekli haberi verebilecek mi diye merak ederken yazar, ertesi gün çıkan gazete haberinde Nebil’in öldüğünü ve üzerinden sahte kimlik çıktığını iletip bir teaserla daha merakımızı iyice arttırdıktan sonra sakin bir şekilde bizi Sibel’in ve Nebil’in arkadaşlarıyla tanıştırıyor. Nebil’in çalıştığı dersanenin sahipleri Suat ve Yusuf, Sibel’in ev arkadaşı da olan Suat’ın sevgilisi Leyla, Yusuf’a karşılıksız aşk besleyen kurs öğrencilerinden Neval, Sibel’e karşılıksız aşk besleyen Antakyalı Asif, Asif’in hepsi Antakyalı ve de üniversiteli ev arkadaşları...

Sibel ilk şoku atlattıktan sonra, ertesi gün Nebil’in sahte kimlik taşımasına yani büyük bir olasılıkla bir kaçak olduğuna aldırmadan, polisiyelerde adet olduğu üzere hava karardıktan sonra ve yalnız başına anahtarın oranın olduğu düşüncesiyle Nebil’in evine gidiyor. Bir süre aradıktan sonra adres defterini kendi bitmemiş resminin önünde boyalıkta buluyor. Tam defteri alıp gidecek ki kapı çalıyor. O daha ne yapacağına karar veremeden kapı omuzlanıyor. Macera filmlerine uygun şekilde bir takım akrobatik hareketler yapıp yan dairenin balkonuna geçiyor. Eli silahlı siyah montlu bir genç onu saklandığı yerde buluyor, ateş ediyor neyse ki öldüremiyor. Kurşun sıyırıyor. Sibel de avantür filmlere yakışan atraksiyonlar yaparak olay yerinden uzaklaşıyor.

70’li yılların Türk filmlerinde olsa pek aldırmayız ama yazılı halde okuyunca burada bir mantık zorlaması var gibi geliyor. Gelen kişi Nebil’i öldürense ve tek tanığı öldürerek susturmak isityorsa neden eve girmesini bekliyor? Onu da Nebil gibi sokak ortasında kurşunlardı. Katil Nebil’in evinde bir şeyler aramaya gelmişse, Sibel’le tesadüf etmelerinin olasılığı binde kaçtır? Hem, hangi aklı evvel katil öldürdüğü birinin evine gidip bir şeyler arar ve tabii kapıyı çalar. Cinayetten hemen sonra olay yerine geldiklerini romandan bildiğimiz polisler normalde çoktan Nebil’in ev adresini bulmuş, evi en küçük deliğine kadar aramış, adres defterini bulmuş, defterde adı yazılı herkese ulaşmış ve eve karakol kurup, gelecek olanları gözaltına almak üzere beklemeye başlamış olur. Böylelikle Sibel de, katil de polis tarafından yakalanır ve de olayın polisiye kısmı fazla uzatmaya gerek kalmadan aydınlanmış olurdu. Ama Türk polisinin bu romanın akışını bozmaya hakkı olmadığı için evi bulmak bir yana Nebil’in onca yıllık kaçaklığında ne yaptığını da araştırmıyor. Sanat atölyesine gelip çalışanları ve tabii uzun boyu ve halen giymekte olduğu kırmızı montu ile eşkali tespit edilmiş olan Sibel’i sorgulamıyorlar. Polisler, Nebil’in ağabeyini arıyor. Cenazeyi almaya geldiğinde ağabey Müeyyet’i sorguladıktan sonra eve gidiyorlar. Bu arada Nebil’in evinin kapısının omuzlandığı, kurşunlar sıkıldığı haberi polise ulaşmamış.

Romanın esas anlatmak istediği 2000’li yıllarda süren sol harekete kısa bir bakış atıp 70’li yılların devrimci gençliğine uzanmak ve açılan yelpaze içinde Ankara ve Antakya’nın kentsel ve kırsal panaromalarında insan ilişkilerinin temelini oluşturan iyilik, kötülük, dostluk, düşmanlık, aşk, ahde vefa gibi temel kavramları sorgulamak. Bedi Gümüşlü Mıvvel’i bize aksak gelen bu polisiye yapı içinde kurmasaydı yine de romanını okuturdu diye düşünüyorum.

2000’li yılların üniversiteli ve de devrimci gençliğinin pek kısa geçilse de böylesine somut olarak bir romanda belki de ilk kez anlatıldığını göz önüne alırsak zaten bir merak unsuru var. Zira, Bedi Gümüşlü polisiye akışın arasına yerleştirdiği Sibel ve Nebil’in çevresindeki gençlerin aşklar ekseninde gelişen ilişkileri, bunların dünya görüşlerine yansımaları merakı diri tutuyor. Öyle ki zaman zaman bu olayların da bizi romanın ana akışından kopardığını, gereksiz uzadığını düşünebiliyoruz. Aldatmalar, karşılıksız aşklar, intihar girişimi, tehdit telefonları, ruh sağlığı bozuk adamlar... Belki de tüm bunlar ayrı bir romanın konusu olmalıydı. Çünkü Nebi’nin Antakya’ya gitmemizi gerektiren hikayesi zengin ve yeterince işlenmemiş birçok ayrıntıyı barındırıyor. Nebi’nin, Necmi’nin, Çiğdem’in hayatları, ilişkileri daha ayrıntılı anlatılabilirdi.

Romanın polisiye yanını geçersek, Sibel bulduğu adres defterindeki telefon numarasından Çiğdem’e ulaşıyor. Çiğdem, Nebil’in 70’li yıllarda kader birliği ettiği, karşılıksız aşık olduğu ve de Sibel’e çok benzeyen biri. Aradan geçen yıllarda Nebil’le bağlantısı kopmamış. Nebil’in “hain” denilerek öldürülmesinin nedenini de, bu cinayeti kimin işlemiş olabileceğini de biliyor.

Çözümün yeri Antakya’dır. Çiğdem ve ona yol gösteren Asıf’tan ve de pek gerekli olmasa da arkalarından yola düşen Sibel’den önce Nebil’in cenazesi ile birlikte Antakya’ya gidiyoruz. Kültürlerin, dinlerin buluşma noktası Antakya tahmin edilebileceği gibi Ankara’dan çok farklı. Çökmüş feodal bir ailenin son fertleri olan Nebil’in kardeşleri ve çevrede yaşayanlar arasındaki ilişki de farklı. Çiğdem’in katili bulması da, Nebil’e haksız yere hain denmesinin nedenini öğrenmesi de pek güç olmuyor. Taraflar yüzleşince, kolayca öldürme emirleri de kaldırılıyor. Nebil’in suçortağı kabul edilen Çiğdem canını kurtarıyor.

Mıvvel Arapça’da hüzünlü uzun hava anlamına gelirmiş. Hüzünsüz uzun hava olur mu bilemem. Ama Mıvvel bu haliyle uzun havadan çok polisiye kurgulu siyasi bir roman olmak arzusunda.

02 Aralık 2010

Etiketler: ,


Comments:
Romanı baştan sona merakla okudum; fakat bitirip kitabı değerlendirdiğimde aslında elimdekinin ne tam anlamıyla bir polisiye, ne bir siyasi roman, ne de hüzünlü bir aşk hikayesi olduğunu düşündüm. Hepsinden biraz biraz...Keşke sayın Gümüşlü, bu temalardan herhangi birine yoğunlaşıp, romanı onun üzerine kurgulasaydı. Böylece hikayenin sıcak kalmasını engelleyen bazı fazladan detaylar da çıkartılabilirdi belki. Bu benim kişisel görüşüm tabii ki, fakat 150 kitap arasından "Mivvel"'in birinci seçilmesi, benim diğerlerinin içeriği hakkında meraklanmama yol açmadı değil.
 
modern romanda polisiye, aşk, politik vb. ayrımlar yapılmaz bildiğim kadarıyla.geçmişte kalan bir kategorize şekli bu.
 
Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?