Pazartesi, Aralık 07, 2015

 

“O gamsız balona, dünyaya inanıyorum”



 
Patti Smith “M Treni”nde olgunluk çağındaki yalnız bir yazarın yaşadıklarını, geçmişle ve bugünle hesaplaşmalarını, geleceğe yönelik öngörülerini yol öyküleriyle anlatıyor.
“M Treni”nin anahtar cümlesi “Hiçbir şey hakkında yazmak o kadar da kolay değildir” gibi gözükse de Patti Smith aslında hiçbir şeyden değil çok şeyden söz ediyor. O nedenle “Botlarımı ayağıma geçirdim, kedileri besledim, beremi ve siyah paltomu alıp daha önce defalarca çıkılan yola koyuldum,” yarım cümlesi bence kitapta ne anlatıldığını çok daha iyi ifade ediyor. İlk bölümde gidilen yer bir Greenwich Village kafesidir. Ama çıkılan yol her zaman böyle bir sokak ötede değildir. Çok uzak diyarlara, yakın ya da uzak geçmişe de gittiği oluyor Patti Smith’in.
“M Treni” (Kasım 2015, çev. Seda Ersavcı, Domingo yay.) türler arası bir kitap. Yol öyküleri anlattığına bakıp bir gezi kitabı olarak düşünülebilir. Ama anlatılan sadece gidilip görülen yerler değil, içsel bir yolculuktur. Oralarda görülenlerin yarattığı çağrışımlar ve anılardır. Bu açıdan baktığımızda da bir anı ya da biyografi okuduğumuzu da düşünebiliriz. Farklı başlıklarla birbirinden ayrılan bölümlerin hepsinde aynı kişinin yaşadıklarının anlatıldığı ve bunların aslında bir bütünlük oluşturduğunu gözönüne alırsanız bir anlatı olduğunu da düşünebilirsiniz.
“M Treni”nin Türkçesi ile İngilizcesi aynı günlerde yayımlanmış. Belki Türkçesi biraz daha erken bile kitapçılara ulaşmış olabilir. Orijinalinin Amazon’daki sayfasına baktığımda da benim gibi onların da kitabı bir türe yerleştiremediğini görüyoruz. “M Treni” çok satanlar listelerinde biyografiler - anılar sıralamasında da, edebiyat – anlatı sıralamasında da birinci sırada.
Patti Smith eğer New Yortk’ta, evinde ise hemen her sabah Greenwich Village’daki Cafe Ino’ya gidiyor her zaman aynı masaya oturup sade kahvesini yudumlarken defterine saatlerce yazıyor. Fransız Guyana’sına yaptığı bir seyahati anlatarak başlıyor kitaba. Belki karşılaşmasalar, âşık olmasa her gün oturduğu gibi bir kafenin sahibi olacağını hatırlayıp sevgilisi – kocası Fred Sonic Smith’le Fransız Guyanası’na gidişlerini anlatıyor. Patti’nin en çok gitmek istediği yer orasıdır. Jean Genet’nin izini sürecek, sürgün günlerini geçirdiği yerlerin havasını soluyacak, hatıra taşlar koyacaktır cebine.
Cafe Ino’da o seyahati anımsayıp defterine not ederken sayfaya “Oğlan büyüdü, baba öldü, kız benden uzun, kötü bir rüyadan dolayı ağlıyor. Lütfen sonsuza dek kalın, diyorum tanıdığım şeylere. Gitmeyin. Büyümeyin” cümleleri dökülüyor. Patti Smith 65 yaşındadır. Yalnızdır. Harıl harıl defterine notlar düşmesinin sebebi de tanıdığı şeylerin gittiğini, anıların silikleştiğini fark etmesidir belki de. Ama Patti Smith yaşlılık diye bir şeyi sorun etmez, bu durum satırlarına yansımaz. Aynı şekilde yalnızlığından da şikayetçi olmaz. Onun şikayet ettiği yaşadıklarını birer anı, birer görüntü olarak saklayamamaktır. Oysa neredeyse hemen her sözünü ettiği anının bir fotoğrafı, polaroid’i vardır. Ve kitapta onları da görürüz.
Patti Smith çeşitli vesilelerle ya da ortada hiç vesile yokken bir bahane yaratıp yalnız yolculuklara çıkıyor. Roberto Bolano’nun sandalyesinin fotoğrafı ile başlayan bir yazıda söz babasına varıyor örneğin. İspanya’nın kuzey doğu sahilindeki Blanes’te Bolano’nun aile evinde rastlıyor bu sandalyeye. O sandalye babasının ölümünde kendisine verilen masa ve sandalyesini çağrıştırıyor. Oradan Fred’le Kuzey Michigan’daki Ann Gölü’nde balığa çıkmalarının öyküsüne geçiyor. Bir insanın, bir sanatçının yaşamının ne kadar çok boyutlu olabileceğini görüyoruz anlatıklarından. O bunları çok önemsediğinden değil de sadece hatırladığından, ya da yaptığı seyahatin yarattığı çağrışımlar nedeniyle anlatsa bile...
Kutup ve deniz araştırmaları ile tanınan, büyük kaşif ve yerbilimci Alfred Wegener anısını yaşatmak amaçlı 27 üyeli çok özel derneğe üyeliği de bunlardan. Bir yanda Beat kuşağından gelen dostluklar, Genet, William Burroghs var. Bir yanda böyle dernek üyelikleri, Wegener, Tesla, satrancın büyük ustası Fischer.
Patti Smith kitap boyunca yazdıklarında hemen hiç müzikten, müzik yaşamından söz etmiyor ama arka planda hep bir müzik duyumsuyorsunuz. Bu puslu bir Berlin gecesinde bir Beethoven senfonisi olabilir, Meksika’nın tozlu bir mekanında en iyi kahvenin izini sürerken yanık bir Meksika ezgisidir ama çoğunlukla Patti Smith’in şarkılarını anımsamak istiyorsunuz. Oysa o sıkı okur ve iyi yazar Patti Smith’in yaşamını anlatıyor bize.
Patti Smith’in edebiyat tadı çok yoğun, imgelerle genişleyen bir anlatımı var. Anlatımında ustalıklı bir denge kurmuş. Cümlelerinden tek tek lezzet alıyor, anlattıklarının içtenliğine, sıcaklığına şaşırıyorsunuz. Yaşamının en mahrem anlarını, anılarını olanca içtenliğiyle ama edebi tadı yitirmeden, hatta artırarak anlatmayı biliyor. Gündelik hayatın sıradan işleri, televizyon karşısında popüler polisiye dizilerin bölümlerini ard arda izleyerek tüketilen saatler de, bir konferans için davet edildiği Meksika’da yediklerinden zehirlenip Frida Kahlo’nun evinde Diego Rivera’nın yatağında dinlenmesi de onun konusu.
“M Treni”nin ana fikrini Patti Smith’in “kaybedip bulamadıkları” oluşturuyor. O belleğinin derinliklerindeki anıları kazıyıp çıkartmaya çalışırken garip bir paradoksla sevdiği nesneleri, eşyayı kaybetmeye başlıyor. Vazgeçemediği paltosu, yanından hiç ayırmadığı polaroid fotoğraf makinesi, defteri, hatta bilgisayarı ve bavulu... Her şeyi bir yerlerde unutuyor, unuttuğu için yakınıyor ama çok da ısrarla izlerini sürmüyor, aramıyor.
“M Treni”ni bir anlatı olarak okudum. Büyük bir tad aldım. Nasıl gelişecek, sonunda ne olacak diye merak ettim. Cümlelerin, imgelerin altını çizdim belleğimde. Yaşam felsefesine hayranlık duydum. Yaşayınca böyle bilgece ve iç huzuruyla yaşanmalı diye düşündüm. Bildiğim, sevdiğim yazarlar hatta yerler hakkında hiç bilinmedik şeyler anlattığını fark edip belleğime kaydettim. Diğer yandan da çabucak bitmesin diye okumamı yavaşlattım. Sevdiğim bir edebiyat eserini nasıl okursam öyle keyfini, tadını çıkartarak okudum. Gönül rahatlığıyla arka kapaktan bir alıntı yapıp, bu yıl okuduğum en sıra dışı, en nefes kesici kitap, diyebilirim. 
03.12.15

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?