TÜRK EDEBİYATININ MİSYONERİ ORHAN PAMUK


İsviçre’nin küçük ve turistik Freibourg kantonunda, bir otelin resepsiyonundayız. Resepsiyon memuru karttaki kimlik belgelerimizi inceledikten sonra, biraz da gözleri parlayarak soruyor; “Türkiye’den mi geliyorsunuz? Orhan Pamuk’un memleketinden...” Kuşkusuz resepsiyon memuru kültürlü, en azından kitap okumaya meraklı biriydi. Yoksa bize belki İsviçre futbol kulüplerinde oynayan Türk asıllı futbolcuları ya da hemen her yerde olduğu gibi Tarkan’ı soracaktı. 
Tarkan ve Orhan Pamuk, biri pop müziğin, diğeri Türk edebiyatının misyonerleri olarak dünyanın hemen her yerinde karşımıza çıkıyor. Dünyanın en ücra köşelerindeki yerel radyolarda Tarkan’ın şarkıları çalıyor, Orhan Pamuk’un kitapları kitabevlerinin raflarını süslüyor. Ama meraklıları için Tarkan’ın ve Orhan Pamuk’un isimlerinin yanına konabilecek çok isim yok ne yazık ki!..  
Türk edebiyatı dünyada çok tanınan bir edebiyat değil. Herhangi bir kitabevine gittiğinizde Türk yazarlarından bulabileceğiniz kitap sayısı da, Orhan Pamuk’un adının yanına ekleyebileceğiniz isimler de çok az. Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal gibi Türk edebiyatının en önemli isimlerinin dışında hemen hiç kitap bulamıyorsunuz. Asya ile Avrupa’nın birleştiği noktada yazılan edebiyat sırlar perdesi ile örtülmüş sanki. Dünyanın en büyük kitapçılarında bile bu sayı artmıyor.
Türk edebiyatı neredeyse bin yılı bulan geleneği ile aslında dünyanın en köklü edebiyatlarından biri. Başta şiir olmak üzere hemen tüm edebiyat dallarında bir çok ülkeden daha çok ürün verilmiş. Bu edebiyat eserleri de nitelik açısından dünya edebiyatındaki benzerlerinden hiç de geride değil. “Öyleyse Türk edebiyatının böylesine kıyıda kalmasının nedeni ne?” diye soracaksınız. Türk edebiyatı da bir çok ülke edebiyatı ile benzer bir sorunla karşı karşıya; dil engeli. Türkçe dünyanın en çok konuşulan dillerinden biri olmasına rağmen Avrupa ülkeleri gibi okumanın yoğun olduğu ülkelerde bile yabancı dil olarak okullarda okutulmuyor, öğrenilmiyor. Türkçe bilen yabancıların sayıca azlığı doğal olarak Türkçe’den yabancı dillere çeviri yapacak çevirmenlerin de sayısının az olmasına neden oluyor. Türkiye’de özellikle İngilizce, Almanca, Fransızca gibi diller lise ve üniversite düzeyinde eğitim görmüş hemen herkesçe bilinse de bu dil bilgisi çeviri hizmetine dönüşmüyor. Çevirmenlik yapanlar da Türkçe’den yabancı dillere değil de o dillerden Türkçe’ye çeviriler yapmayı tercih ediyor. Bir çok ülke yayıncılığı gibi Türk yayıncılığı da Amerikan ve Avrupa edebiyatına yüzü dönük, oradaki gelişmeleri yakından takip eden bir sektör olduğu için çevirmenler daha çok yabancı dillerden çeviriler yaparak hayatlarını kazanıyorlar.  Hem Türk edebiyatından çeviri yapsalar büyük bir olasılıkla bu eserleri basacak yayınevi bulamayacaklar. Bunun da nedeni söylediğimiz gibi Türk edebiyatının çok az tanınması.
Bir çok ülke, yabancı ülkelerde açtıkları kültür merkezleri, kendi dillerinden kitapların çevrilmesini özendiren çeviri destek programları gibi çalışmalarla kültürlerinin tanıtılmasına çalışıyor. Türkiye devleti, Kültür Bakanlığı bugüne dek Türk edebiyatını yurt dışında tanıtacak, yabancı dillere çevrilemesini özendirecek politikalar izlememiş. Türk yazarları eserlerini dünyaya tanıtmak çabasına giriştiklerinde tek başlarına. 
İşte bu noktada Orhan Pamuk’un çabası daha da çok önem kazanıyor. Orhan Pamuk, yıllardır, kendi bireysel çabalarıyla  eserlerini yabancı dillere çevirtmek ve yayınlatmak için ciddi bir uğraş verdi. Belki de bir yazarın hiç de üstüne vazife olmayan işlerle uğraşmak zorunda kaldı. İyi çevirmenler bulmak, çeviri aşamasında çevirmenlerle birlikte çalışmak, yayıncı aramak, kitabını yayınlattıktan sonra da onun tanıtımıyla uğraşmak.... Kuşkusuz bu süreç yorucu ve yıldırıcıdır. Amerika’nın, İngiltere’nin önemli yayıncılarıyla görüşmek, kitabını tanıtmak, çevirisini okutmak büyük bir çaba gerektirir. Tüm bu süreçlerden başarıyla geçseniz ve kitabınız yabancı bir dilde yayınlansa bile, tüm kitapçı raflarında kitabınızın yer alması, ortalama bir okuyucunun belleğine isminizi kazımanız için başka niteliklere sahip olmanız gerekir. 
Bir yabancı dile çevrilmek, o dilde kitabınız yayınlanması o ülkenin okurlarına ulaşmak için ilk aşamadır, o aşamayı geçtikten sonra okur eserinizle başbaşadır. Okurla kuracağı birebir ilişki, eserinizin edebi gücü, evrensel nitelikleri gibi estetik ölçütler devreye girer. O ülkede varolan edebi eserlerden çok daha yetkin ve kaliteli bir eser sunabilmeniz gerekir. Çünkü edebiyat okuru genellikle tutucudur, tanıdığı, bildiği, kendi dilinden eserleri tercih eder. Yeni bir yazarı kabullenmesi çok zordur. Hele bu yazar, dilini, edebiyatını, kültürünü bilmediği bir ülkenin, tanımadığı bir yazarıysa çok daha uzak durur. 
Orhan Pamuk’un sırrı da işte buradadır. Edebi olarak güçlü, evrensel nitelikte, estetik olarak kaliteli eserler vermenin yanında okurlara bambaşka dünyalar kurar. Alışkanlık yaratır. Okurlar, Yeni Hayat’ın kahramanı gibi “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” derler onun eserlerini okuyunca.
Kitaplarının tanıtım yazılarını okumak bile bize Pamuk’un işlediği konular ve özgünlüğü konusunda fikir vermeye yetecektir. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları, Abdülhamit’in son yıllarında küçük dükkan sahibi, ilk Müslüman tüccarlardan Cevdet Bey’in ve oğullarının, yüzyıl başından günümüze uzanan “üç kuşaklık” hikayesi, bir anlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin özel hayatının da hikayesidir. İkinci romanı Sessiz Ev’de biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun babaannelerini ziyaret eder, dedelerinin yetmiş yıl önce sürgün edildiğinde yaptırdığı evde bir hafta kalırlar. Babaannenin anıları yavaş yavaş aralanırken dedenin Doğu’yla Batı arasındaki uçurumu kapatacağını sandığı ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Kuşaklar arasında köprüler kurulur. Üçüncü romanı Beyaz Kale’de 17. yüzyılda Türk korsanlarınca tutsak edilen, astronomiden, fizikten ve resimden anladığına inanan bir Venedikli köle ve aynı ilgileri paylaşan, Batı bilimini öğrenmek isteyen bir Türk efendi anlatılır. Aralarında garip bir benzerlik bulunan bu iki insanın, hikayeleri ve serüvenleri, onları, veba salgınının kol gezdiği İstanbul sokaklarına, Çocuk Sultan’ın düşsel dünyasına, inanılmaz bir silahın yapımına, “ben neden benim?” sorusuna götürecektir. Kara Kitap, roman kahramanı Galip’in, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya’yı karlı bir kış günü İstanbul’da aramasıyla başlar. Okuyucu, bir esrarlı alemin işaretleriyle dolu İstanbul’da Galip’in araştırmalarını ve karşılaştığı kişileri izlerken, bir yandan da bu araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikayelerle tamamlayan köşe yazarı Celal’in satırlarıyla karşılaşır. Bu araştırma Galip’i hem Rüya’ya hem de hayatımızın içine gömüldüğü kayıp esrara doğru çekecektir. Yeni Hayat, kitaplar ve onların hayatımızı değiştiren sihirli etkileriyle ilgili bir romandır. Okuduğu kitaptan fışkıran ışığa bütün hayatını veren, kitabın vaadettiği ‘yeni hayat’ın peşinden koşan kahraman bir yandan Hayat’ın, Eşsiz Anlar’ın, Ölüm’ün, Yazı’nın, Kaza’nın sırlarına, bir yandan da çocukluğa, resimli romanlara, bir meleğin görünüp kayboluşuna, Dante’ye, Rilke’ye açılan kapılardan geçip başka bir hayata girer. Orhan Pamuk’un son romanı Kar’da on iki yıldır Almanya’da sürgün olan şair Ka Türkiye’ye dönüşünden dört gün sonra, bir röportaj için Kars şehrinde bulur kendini. Ağır ağır ve hiç durmadan yağan karın altında sokak sokak, dükkân dükkân bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanlarını tanımaya çalışır. Kars’ta ağzına kadar işsizlerle dolu çayhaneler, dışarıdan gelmiş ve kardan mahsur kalmış gezgin bir tiyatro kumpanyası, intihar eden ve türban direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasal gruplar, dedikodular, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ile kızları İpek ve Kadife ve Ka için bir aşk ve mutluluk vaadi vardır.
Romanları yirmiden fazla dile çevrilen Orhan Pamuk’un kitapları daha ilk yayınlandığı andan itibaren dünyada ilgi ile karşılandı. Pamuk, Sessiz  Ev’in Fransa’da çıkan çevirisiyle 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. Beyaz Kale Pamuk’un ününü iyice artırdı. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. Orhan Pamuk’un hemen tüm kitaplarını, belli başlı tüm dünya dillerinde okumak mümkün. 2004 yılında yayınlanacağı duyurulan, çocukluk ve gençlik yıllarından anılarla birlikte yaşadığı kenti de anlattığı kitabı “İstanbul” tüm dünyadaki okurları tarafından merakla bekleniyor. 
Bir başka merak da Orhan Pamuk’un açtığı yoldan gelecek diğer Türk yazarları. Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu yıl başlattığı bir proje ile, Türk edebiyatının en önemli isimlerinin eserlerini başta İngilizce olmak üzere önemli dünya dillerine çevirtip, büyük yayınevlerinden yayınlanmasını, okuyucuya ulaşmasını sağlayacak bir proje üzerinde çalışıyor. Orhan Pamuk, oynadığı öncü rolle Dünyayı çok önemli ve köklü bir edebiyatla tanıştırılmasına aracı olmuş olacak....   (2004)


Yorumlar