Pazartesi, Mayıs 07, 2012

 

Önceki Çağın Akşamüstü

Ömer F. Oyal, Önceki Çağın Akşamüstü’nde (2012, Ayrıntı yay.) iki binli yılların başında bir devrimci partinin İstanbul il örgütünde yaşananlardan yola çıkarak Türkiye’deki devrimci mücadelenin durumunu anlatıyor, inanç, gelecek umudu, dünyayı değiştirme arzusu gibi temel kavramları tartışıyor. Yirminci yüzyıl devrimlerle başladı, yenilgilerle bitti. SSCB’nin sistem olarak çöküşü sosyalizmin de yenilgisi, hatta ideoloji olarak bitişi olarak kabullenildi. Türkiye’de ise mücadele hep darbelerle kesintiye uğratıldı. Devrimci mücadele açısından 12 Eylül darbesi de geçen yüz yılın sonlanması gibidir. Binlerce kişinin canına, on binlerin işkence edilip hapis edilmesine mal olan bu darbe sonrasında devrimcilerin tekrar bir araya gelip örgütlenmesi zaman aldı. Romanın kahramanı ve anlatıcısı partide “kadrolu militan”, eskilerin deyimiyle “profesyonel devrimci” olarak çalışmaktadır. Yaşama nedeni de, gelir kaynağı da partidir. Karısı Nazlı da bir sendikada kendisiyle benzer koşullardadır. Parti mücadelesinin yoruculuğunun yanında partiden ve sendikadan düzensiz olarak alınan küçücük maaşlarla geçinmeye, hayta kalmaya çalışmak da aynı oranda yıldırıcıdır. “Çamur, kan, hurdalar ve harabeler. Umutsuzca kirlenmiş yeryüzü ta ufka kadar hiçbir ışıltı barındırmaksızın önümde uzanıyordu. Duman ve kükürt kokusunun, amansızca yıpranmışlığın bir takvim yaprağının ardından onarılıvermesi ham bir hayalden ibaretti. Yüzyılımızın karanlık bir nehirde kaybolan yıpranmış bir kayıkmışcasına uzaklaştığının farkında değildim o an. Bu da doğal sayılmalı. Zira hepimiz o küçücük kayıkta sıkış tepiş oturmaya çalışarak uykulu ve şaşkın gözlerle birbirimize ve etraftaki anlaşılmaz gelişmelere bakıyorduk. Herkesin kendisine kendi yaşamının anlamlılığını ispatlama zorunluluğu dayanılmaz bir borçtu ve zamanın akışı bu ispatlama gayretini her geçen gün biraz daha güçleştiriyordu. Ama neyse ki yüzyıl boyunca verilmiş kayıpların yer yer bulanık, yer yer efsanevi hatırası paçamızdan sıkıca tutmaktadır. Bazen tüm bir yaşam mesela otuz yıl önce çok uzak bir ülkede ölmüş birinin anısına tüketilebilir” (s.10). Mitingler, yürüyüşler, basın açıklamaları ve tabii parti içindeki bitmez tükenmez hizipleşmeler, bölünmeler artık onu yormuş, bıktırmıştır. Yaptığı her şey anlamsız gelmekte, dinlediği tüm konuşmalar, kaleme aldığı yazılar, bildiriler tekrar hissi uyandırmakta, parti içindeki tartışmalar bunaltı vermektedir. Çevresindekilere fark ettirmemeye çalışsa da heyecanını kaybetmiştir. Tüm görevleri bir rutini yerine getirmek için yapmaktadır. Böyle günlerin birinde yolu Beyoğlu’na, alt gelir grubundan gazetecilerin, yazarların, sol çevrelerin takıldığı Süper Birahane’ye düşer. İstiklal Caddesi’ni kesen Bekar sokaktaki bu mekan ucuzluğu ile meşhurdur. Biraları sulandırılmış, patates kızartmaları yanmış yağda yapılmış hissi verse de insanın kendini rahat hissettiği, kazıklanacağım endişesi taşımadan yiyip içtiği bir mekandır. Süper Birahane’nin ilginç bir özelliği de hemen altındaki Club Jackie adlı pavyonla aynı tuvaleti paylaşmasıdır. Bu durum sorun yaratmaz, çünkü pavyon birahanenin kapandığı saatlerde yükünü alır. Ancak gecenin geç saatlerinde pavyon müşterileri ile karşılaşırsınız. Bir de Süper’e daha önce gitmemişseniz tuvaleti ararken yanlış kapıyı açıp kendinizi bir anda Club Jackie’de bulursunuz. Oranın sakinleri yolunu kaybetmiş birahane müşterilerine alışkın olduğu için sizi garipsemez, tuvaletin yolunu gösterirler. İlk kez Süper’e giden kahramanımız da aynı şeyi yaşar ve tuvaleti ararken pavyona giriverir ve orada Ceyda ile karşılaşır. Ceyda, omuzlarından dümdüz aşağı inen kuzguni siyah saçları, “yarı yarıya açık göğüsleri ve daracık deri pantolonuyla bir tür fantezi kahramanı” gibi görünür gözüne. O bir anlık karşılaşmada adını bile bilmediği bu kadın kahramanımızı derinden etkiler. Sonradan adının Ceyda olduğunu öğrendiği kadını düşüne düşüne pek bilincinde olmasa da artık kendine anlamsız ve sıkıcı gelen hayatını değiştirmesi gerektiği fikrine ulaşır. Bir can simidi olarak Ceyda’ya sarılacak, dünyada ya da ülkede devrimi gerçekleştirememiş olsa da kendi hayatında bir devrim yapacaktır. Ömer F Oyal, kahramanının hayatına Ceyda’yı sokarak romana da bir merak unsuru katmış oluyor. Zira Türkiye’de solun, devrimci hareketin yakın tarihini bilenler açısından kahramanımızın hayatında ya da artık iş halini almış mücadelesinde merak edebileceğimiz pek bir şey yok. Öte yandan 70’li yıllardan başlayarak 12 Eylül öncesi ve sonrasında yaşananları bilmeyenler, devrimci mücadelenin bugünkü durumunu anlamak isteyenler için ilginç ve öğretici bir roman Önceki Çağın Akşamüstü. Anlatıcı kahramanın konumu nedeniyle 2000’li yıllardan geriye doğru bir bakış atmak, onun karşılaştığı kişilerin kısa ve etkili hayat öyküleri, parti görevi nedeniyle ilişki kurulan diğer siyasi gruplar, eylemlerde ve toplantılarda yaşananlar aracılığıyla bütüncül bir görüntüye ulaşmak mümkün. Ömer F Oyal, kuvvetli gözlem gücü ile ince ayrıntılara girerek devrimci mücadelenin günlük akışı içinde aldıkları rollerle kahramanlarını kana cana kavuşturuyor. Roman ne kadar otobiyografik bilemiyoruz ama dönemin devrimci faaliyetlerinin içinde bulunmuş olan okurlar için birçoğunun tanıdık geleceği kesin. Önceki Çağın Akşamüstü sadece bir tanıklık romanı değil. İnsanoğlunun temel meselelerini sorguluyor. “İnanç” yaşama sebeplerimizin en önemli kavramlarından. Kahramanının umutlu bir devrimciden tipik bir parti memuruna dönüşmesi ve bu durumuna direnmeye, değiştirmeye çalışmasının öyküsünü okurken “nereye kadar inançlarımızın peşinden gidebiliriz?” sorusunu sormamak imkansız. Çünkü 70’li yıllarda her an devrim olacak coşkusuyla mücadeleye katılmış 80’lerde devrimci olmanın bedelini işkencelerle, hapislerle ödemiş, tüm baskılara rağmen inandığı yoldan ayrılmamış, 90’larda her şeye yeniden başlama gücünü bulmuş biri 21. yüzyılın başında çevresinin iyice tenhalaştığını farkedip birden “her şey boşuna mıydı?” sorusuyla karşı karşıya kalıyor. Önceki Çağın Akşamüstü’nün iki önemli kadın kahramanı var; Nazlı ve Ceyda. Nazlı, iyi öğrenim görmüş, istese önemli bir şirkette üst düzey yönetici olabilecekken bilinçli bir tercihle devrimci mücadeleye katılmış, hayatını bu mücadeleye vakfetmiş bir kadın. Ceyda ise Anadolu’nun bir kentinden kaçıp gelmiş, başından binbir macera geçmiş, sonunda üçüncü sınıf bir pavyonda konsimatristlik yaparak geçinmeye, çocuğunu yetiştirmeye çalışan bir kadın. Romanın anlatıcı kahramanı ikisini de doğru dürüst anlamıyor, anlatmıyor. Oysa çok fazla ipucu olmasa da Nazlı da Ceyda da onun nasıl bir ruh hali içinde olduğunun farkında. Ceyda daha ilk buluşmalarında kahramanımızın yaşadığı hayattan sıkıldığını ve bu hayattan kendisine sarılarak kurtulmak istediğini anlıyor ve kahramanımıza söylüyor. Kahramanımızın hayatındaki bu değişimi yaşamasına olanak sağlarken akıllıca bir hareketle kendi kurtuluş planını da hayata geçiriyor. Bu planın niye istediği sonucu vermediğini, neden tek varlığı çocuğunu kahramanımıza bırakıp tekrar eski hayatına döndüğünü ise anlatmıyor roman. Bu belki de başka bir romanın konusu. Kahramanımıza göre yere daha sıkı basıyor gibi görünen ve onunla benzer konumda bulunan sendika çalışanı Nazlı’nın aslında neler yaşadığını, düşündüğünü merak etmemek ise elde değil. Anlatıcı kahramanımız kendini didiklemekten karısının neler yaşadığına vakit bulamıyor. Oya aynı inançları paylaştığı kocasının kendinden gitgide uzaklaşmasını nasıl değerlendirdiği daha derinlemesine ele alınsaydı romanın ana fikri daha da güçlenebilirdi sanıyorum. Önceki Çağın Akşamüstü mevcut haliyle tatmin edici ama okur olarak bizim isteğimizde sınır yok! Önceki Çağın Akşamüstü’nde Ömer F Oyal sadece anlattığı olayların çarpıcılığı ile yetinmemiş anlatım üzerinde de düşünmüş, kurguya emek vermiş. Kahramanının kendi bireysel devrimini yaparken içsel hesaplaşmasını, doğru davranış nedir sorusunu cevabını arayışını Rus, Çin, Alman, Latin Amerika’dan devrimcileri hayal ederek kurduğu öykülerle vermiş. İtalik olarak dizilen bu öyküler kahramanla özdeşleşmemizi engelleyen, dışarıdan bakmamızı sağlayan epik bir etki yaratmış. İyi bir redaksiyonla sözü, felsefeyi ve de özlü sözleri biraz daha az tutarak, sarkan yerleri makaslayarak romanın etkisini ve tabii edebi gücünü daha da kuvvetlendirmenin mümkün olabileceğini düşünüyorum. Yeni baskıda sıkı bir düzelti çalışmasına da gerek var, çünkü metin zaman zaman okumayı sekteye uğratacak denli bol tashihle dolu. Bu kusurlar giderilebilir tabii. Esasa dönersek Önceki Çağın Akşamüstü anlattığı olaylarla, tartıştığı olgularla merakla okunan bir roman. Tavsiye ediyorum.
05.04.2012

Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?