Çarşamba, Eylül 05, 2012

 

Yaz Yalanları


Geçmişte gizlenen, üzerine hayatlar kurulan yalanlarla yüzleşen öykülerini biraraya getirmiş  Bernhard Schlink Yaz Yalanları’nda (Haziran 2012, Çev. Barış Tut, Doğan Kitap).
Yaz Yalanları yedi uzun öyküden oluşuyor. Öykülerde ana ekseni iki temel ilişki oluşturuyor; kadın erkek ilişkisi ile anne ve babayla ilişkiler. Yaz Yalanları’nın açılış öyküsü “Mevsim Sonu” yazın bittiği günlerde küçük bir tatil kasabasında tanışan bir kadınla erkeğin aşkı kalıcılaştırmalarını anlatıyor. Kendini toplumdan izole etmiş, New York’ta küçük bir mahallede olabildiğince az insanla yüzeysel ilişkiler kurarak hayatını sürdüren bir Alman müzisyen öykünün erkek kahramanı. Öykünün başlangıcında tanımadığı bir kadınla gözgöze geldi diye masasına oturabilecek rahatlıkta görünse de aslında ruhsal ve tensel hiçbir yakınlaşmadan hoşlanmadığını anlatıyor. Kadının ilişki kurmadaki rahatlığı, kalbini, evini ve nihayet yatağını zaman geçirmeden açışı adamı rahatsız ediyor. Hele birlikte hayat planları yaptıktan sonra kadının varlıklı biri olduğunu öğrenince bu rahatsızlığı daha da artıyor. Ama kendiyle tamamen ters yapıda da olsa her anını sıkılmadan geçirdiği bir kadınla beraber olmaktan da hoşnut. 13 gün sonra havaalanında ilk kez yalnız kaldığında kendine soruyor; Alıştığı yalnızlığına mı dönecektir, kadınla yeni bir hayata mı başalyacaktır? Daha ilk sayfada cevap verilmiştir bile “yalnız kalmayı unuttuğunu düşündü. Bu düşünce hoşuna gitti.”
İkinci öykü tamamen farklı kahramanları olsa da ilk öykünün devamı ya da tamamlayıcısı gibi. “Baden-Baden’daki Gece”de bir yazarın ilk oyununun galasını izlemeye uzun süredir gevşek de olsa bir ilişkisi olduğu bir kadınla gidişinin ardından yaşananları anlatıyor. Yazar şehrin en lüks otelinde bir oda tutmuş ve “neşesiyle mutlu eden bir eşlikçi” olarak kabul ettiği kadınla geceyi birlikte geçirmiştir. Ertesi gün eve döndüğünde bu kaçamağın hesabını kız arkadaşına vermesi gerekir. Yalanlara sığınır ama yalan söyledikçe daha da batar ve acı gerçek iyice ortaya çıkar.
Üçüncü öykü “Ormandaki Ev”de çoksatan kitaplar yazan bir kadınla gittikçe yazmaktan soğuyan ve bu açığı karısına ve tek çocuklarına bağlanarak aşmaya çalışan bir yazarın öyküsü anlatılıyor. Kent hayatından ve insanlardan uzak, bir orman kenarında bir eve yerleşiyorlar. Kadın bunu romanını bir an önce bitirmek için bir fırsat olarak değerlendirirken adam kadının hayranlar, röportajlar, konferanslar ve imza günlerinden kopup sadece kendileri için yaşamaları için bir fırsat olarak görür. Romanın yazımı bitip kadın şehre dönmek isteyince de telefon hatlarını kopartıp bu üç kişilik izole hayatı sürdürmek ister.       
Bernhard Schlink ilk üç öyküde kadın – erkek ilişkisindeki üç evrede yaşanan iletişimsizlikleri ve onlara kaynaklık eden yalanları hikaye ettikten sonra “Geceleyin Bir Yabancı”da bir uçak yolculuğunda tanışan iki kişinin arasında kurulan garip dostluğu anlatıyor. New York - Frankfurt arasındaki uzun uçak yolculuğunu oldukça konuşkan olan adamlardan birinin bir macera filmini andıran öyküsü dolduruyor. Adam bir Arap ataşe ile kurdukları dostluk sonrasında sevgilisinin Kuveyt’te kaçırılmasını, kaçırılma olayından sonra kurtulup gelmesini ve balkondan düşüp ölmesini anlatıyor. Adam kızı balkondan atmakla suçlanmaktadır ve yıllarca kaçtıktan sonra yargılanmak üzere olayın yaşandığı Almanya’ya dönmektedir. Dinleyici konumundaki ve bize olayları aktaran adam ise önceki öykülerdeki tipleri hatırlatır. Yalnız yaşamaktadır, yalnızlığından memnundur ve insanlarla ilişki kurmayı pek istemez. Ama bu konuşkan, konuştukça öyküsünün yalanlarla örülü olduğu ortaya çıkan adamla dost olmak ister. Adamın pasaportunu çalıp Almanya’ya girişte kullanmasında ve yıllar sonra cezasını çekip kapısını çalmasında hep dostane davranır.   
Geçiş öyküsü olarak kabul edebileceğimiz bu öyküden sonra yaşlılık, ölüm ve aile içi ilişkilere değinen üç öykü geliyor. Asuman Kafaoğlu’nun kitapla ilgili yazısında değindiği gibi İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış “neslin tutukluğu, duygularını dışa vuramayışları, katı disiplin uygulamaları yüzünden acı çeken çocuklarını anlatıyor” Bernhard Schlink. “Son Yaz”da Almanya’da bir üniversitede profesör olarak çalışan öykü kahramanı hemen her yıl ders vermek için misafir olarak New York’a davet edilmektedir. Ama bu yaz daveti reddetmeye, yazı karısı, çocukları ve torunlarıyla geçirmeye karar verir. Çünkü kanserdir ve acıları çekilmez hale geldiğinde zehirli bir kokteylle hayatına son vermeye karar vermiştir. Bu katı, kuralcı, duygularını hep gizlemiş bu nedenle karısıyla da, çocukları ve torunlarıyla da samimi bir ilişki kuramamış adam ölüme gitmenin verdiği gevşeme ile olsa gerek tüm duygularını serbest bırakır ve son yazını kendinden esirgediği tüm mutlulukları yaşayarak değerlendirmek ister. Tüm aile ondaki değişimi hisseder ama sorgulamak yerine yaşamayı tercih ederler. Hayatını kocasının iyi bir kariyer yapması ve iyi yetişmiş çocuklar yetiştirmeye adamış olan karısı ise durumdan şüphelenir ve kocasının ağzından laf alamayınca da zehirli kokteyli bulur ve adamla yüzleşir. Yaşlı profesör yine bencilce davranmış ölmekte olduğunu en yakınlarıyla paylaşmamış, kendi istediği zaman ölmek için gizli planlar yapmıştır.
Çocuklarını, eşlerini sevmemiş, hayatı bir sorumluluk olarak görmüş anne ve babalar. Çocuklarını katı bir disiplinle yetiştirmiş, iyi okullarda okutmuş, hangi mesleği seçeceklerine, evliliklerine karar vermişler. Dışarıdan bakıldığında “mükemmel”, “ideal” aileler kurmuşlar. Böyle bir aileden baba oğulun yüzleşmesini anlatıyor “Rügen’de Johann Sebastian Bach”da Bernhard Schlink. Oğul, artık iyice yaşlanmış, belki de yakında ölecek olan babasını Rügen’deki Bach festivaline götürmeye, orada babası en sevdiği iki şeyle deniz ve Bach’la beraberken kendisine hiç sözünü etmediği hayatını, çocukluk gençlik yıllarını, ilk evliliğini, annesiyle nasıl tanıştığı anlattırmayı planlıyor. Ama baba ketumdur ve oğlunun sorularını kısacık cevaplarla geçiştirir. Deniz kıyısındaki gezinti ve Bach konserleri dilini açacaktır ama uzun anlattığı Bach’ın eserleri olacaktır.  
Kitabın son öyküsü “Güneye Yolculuk”da bu kez sert, katı, ketum bir büyük anne başrolde. O da diğerleri gibi hayatını sorumluluklarına adamış. Evliliğinde mutlu olamamış ama iyi ve başarılı çocuklar yetiştirmiş, onların “mutlu” evliliklerinden doğan torunları da disiplinli, büyüklerine saygılı, iyi çocuklar olmuşlar. Büyük anne bir huzur evinde yaşıyor ama çocuklar, torunlar hep yanında, ilgilerini eksik etmiyorlar, her fırsatta yanına koşuyorlar. Ama o günün birinde çocuklarını sevmeye son vermeye, onlarla artık ilişki kurmamaya karar veriyor. Artık kızının aramasını da, beraberce doğum gününü kutlamayı da, onların gelmesini de istemiyor. Telaşlandırmamak için bu kararını onlara bildirmiyor ama davranışları bir şeylerin değiştiğini söylüyor. Doğum günü sonrası yüksek ateşle yatağa düşünce tıp öğrencisi küçük torunu Emilia ona bakmaya geliyor. Emilia’nın sevgisi, ihtimamı onu şaşırtıyor. Küçük torununun şefkatinden mutlu oluyor, minnettarlık duyuyor. Büyükanne ve torun  yakınlaşıyorlar. Huzur evini bir hapishane, onu bir bakıcı olarak hissettiğini söyleyip birlikte bir geziye çıkmayı öneriyor. Gidecekleri yer büyükannenin kırklı yıllarda üniversiteyi okuduğu küçük ve kasvetli kenttir.
Emilia, önceki öyküdeki oğul gibi bu geziyi büyükannesinin hayat öyküsünü öğrenmek için bir fırsat olarak değerlendirmek istiyor. Neyse ki büyük anne önceki öyküdeki baba kadar ketum değil. Yavaş yavaş üniversite yıllarında yaşanan ve terk edilmeyle sonuçlanan ilk aşkın öyküsünü öğreniyor Emilia. Acı gerçekse eski sevgili ile yüzleşmeden sonra ortaya çıkıyor. Terk eden büyükannedir. Büyükanne kendine göre daha yoksul olan sevgilisinden güvenli bir hayat için, bildik dünyasına dönmek için ayrılmıştır. Sonra da tüm hayatını kocasının mesleki başarısına, iyi bir aile kurmaya, başarılı çocuklar yetiştirmeye adamıştır. Eski sevgili kendi kendisine “Helmut beni ilk aldattığında ondan ayrılmış olsaydım? Çocukları bu kadar ciddiyetle ve sert disiplinle değil de, biraz daha oluruna bırakarak ve neşeli yetiştirmiş olsaydım?” diye sorar.         
Bernhard Schlink, psikolojik durumları sadece dışarıdan göründüğü kadarıyla veren bir anlatımı var. Uzun ruh tahlillerine girmiyor. Örneğin hemen her öyküde ortaya çıkan güvenli bir hayat kurmak, insanlarla fazla ilişkiye girmeden, kendi kozasında mutlu mesut yaşama arzusunun kökenlerini deşmiyor yorumu okura bırakıyor. Bernhard Schlink Yaz Yalanları’nda
kolay okunan, kısa cümlelerle gelişen 40 – 50 sayfalık, istense roman olabilecek uzun öykülerde aileiçi ilişkilerdeki yalnızlaşmayı sade bir dille anlatıyor. 
23.08.2012

Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?