Pazartesi, Mayıs 16, 2016

 

“Her şeyini kaybedenler her şeye razı gelir”



İsmail yüreğinde acıyla doğmuş bir çocuk. Doğuştan gelen bir hüznü var. “Genelde mutsuz ve dudağının kenarı hep aşağı doğru bakan...” biri. Bu dünyaya ait olmadığını düşünüyor. Utangaç, içine kapanık olduğu kadar nefret de yüklü. Herkesten herşeyden nefret ediyor ama bu nefretini bağırmaya, nefret ettiklerinin suratını dağıtmaya gücünün olmadığını da biliyor.
Batuhan Dedde “Mezartaşı Gibi Düşüyor Yağmur”un kahramanı İsmail’i daha ilk sayfada “doğuştan kaybeden” biri olarak anlatıyor birinci tekil şahısta. Yazarla kahramanının birbirine karıştığını düşünüyor, anlatılanlar ne kadar otobiyografik, ne kadar kurmaca merak ediyoruz. “Bütün tırnaklarımı dahi ağrıtan, içimi yakan, ruhumu kezzaplara yatıran bu histen kurtulmam gerekiyordu” diye düşünerek yazmaya başlıyor. Lise, üniversite çağlarında dersleri dinleyeceğine şiirler, öyküler yazıyor. Sonuç tahmin edilebileceği gibi; üniversiteyi bitiremiyor.
Ama eve “mezun oldum” diye dönüyor. Bu çocuktan bi şey olmaz diye düşünen babası yanıldığı için mutlu. Hemen bir iş bulunuyor. İşe girdikten bir ay geçtikten sonra hâlâ diplomasını getirmeyince gerçek ortaya çıkıyor. İşini ne kadar iyi yapsa da diploması olmayana iş yok.
İşten atılıyor. İşten diploması olmadığı için atıldığını anlayan ailesi artık ona pek iyi bakmıyor. Kapının önüne konulması için de pek fazla zaman geçmeyecektir.
Yeteneğim var, tiyatro yaparım diye düşünüyor. Tiyatro yaparak geçinemeyeceğini anlayınca kendini kömürlükten bozma bir dükkanda korsan CD satıcısı olarak buluyor. El altından porno CD’ler satıyor. Bir yandan da dershaneye gidiyor. Tekrar üniversiteye grimek niyetinde. Bunu başarırsa ailesi ile ilişkisi de düzelecek, bu tip işler yapmak zorunda kalmadan yaşamını öğrenci olarak sürdürebilecek. Yani ne kadar karşı çıksa da bir yandan da düzene, “normal” insanlara dahil olmaya yönelik bir çabası var.
Bu arada yazdığı “bol kanlı, bol intiharlı, küfürlü metinler” internet ortamlarında dolaşıyor. Yüzü bilinmese de adı bilinmeye başlıyor. İlgi hoşuna gidiyor. Sanal ortamı seviyor. Sanal ortamdaki ünü sayesinde “yazdıklarını kitap yapalım” diye teklif alıyor. Kitap teklifinin ciddileşmesi ile yaşamı değişiyor. Dersaneyi boşluyor, okuyup bir meslek edinmek tasarılarının yerini yazar olmak alıyor. Bu gelişmeler ailesi ile arasını bozuyor ve bir gün babası İsmail’i evden kovuyor.
İsmail yazarlık yaparak yaşayacağından umutlu. Bu arada kitap da çıkıyor. Yayıncısı Buğra’nın esas işi banyolar için ayna ve takımları üretmek. Buğra’yla birlikte yaşamaya başlıyor. Ürettikleri banyo takımlarını Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki yapı marketlere satarken bir yandan da yeni kitabını yazıyor.
Aslında bu hayat İsmail için sürdürülebilir bir şey değil. Bir iş kazası ve gruba katılan yeni arkadaşla olayların akışı değişmeye başlıyor. Araya bir de aşk girince İsmail’in dengeleri iyice bozuluyor. Oysa ne kadar yazdıklarını beğenseler, kitaplaştırıp basılmasını destekleseler de arkadaşları da onun “normal” biri olmasını talep ediyor. İşe gitmeli, para kazanmalı, mahallenin uygun gördüğü biçimde yaşamalı. Bunun olmayacağı anlaşılınca İsmail yine kapının önünüde, yine tek başına buluyor kendini.
İsmail “şanslı” bir “kaybeden”. Her zaman elini tutacak, destek olacak birileri oluyor. İsmail o ellere güvenerek sarılıyor ama bir süre sonra en acı kazıkları da o elini tuttuklarından yiyor.
Yeni insanlar tanıyor, aşklar yaşıyor, içkinin, uyuşturucunun envai çeşidini deniyor ve bu arada sürekli yazıyor. Yazdıklarını sanal ortamda ya da kitap olarak yayımlıyor. Bir yandan kaybederken diğer yandan kazanıyor.   
Batuhan Dedde “Mezartaşı Gibi Düşüyor Yağmur”u (Nisan 2016, Altıkırkbeş yay.) beş bölümde beş ayrı öykü gibi kurmuş ama bölüm geçişlerinde zamanda biraz geriye doğru kaymalar olsa da tek bir kahramanın başından geçen kronolojik olarak birbirine bağlı öyküler bunlar ve aslında tek bir anlatıyı oluşturuyorlar. Yani kitabı bir roman olarak değerlendirebiliriz.
Sayfalar ilerledikçe, özellikle askerlik dönemi ile ilgili son bölümle bu romanın “otobiyografik” olduğu kanısı daha da artıyor. Askerlik dönemi ile ilgili son bölüm roman yapısını kırıyor kitap tamamen otobiyografi halini alıyor. Hiç tanımasam da yazarın, Batuhan Dedde’nin ilk gençlik yıllarından askerliğini bitirene kadar geçen, yirmili yaşlarının öyküsünü okuduğumu düşünüyorum. Bir “bildung” roman havası ve yapısı da var, bir yazarın yetişmesinin öyküsünü, gençlik yıllarını okuyoruz. 
Türkiye’yi yönetenler sadece bugün değil, kurulduğundan beri toplum mühendisliği yapmışlar. Vatandaşı kafalarındaki ideallere, o ideallerin oluşması için gerekli normlara göre şekillendirmeye çalışmışlar. Genelde başarılı da olmuşlar. Ama o başarıları onlara yetmemiş yeni projelerle topluma yeni şekiller vermeye çalışmışlar.  
Türkiye’de devletin, toplumun dayattığı yaşam biçimi dışında kendince yaşamak pek mümkün değil. Çok az örnek var. Her şey “normalleştirmek” için yapılıyor. “Normal” diğerlerinin bir benzeri hatta aynısı olmak demek. Önce ahlak dayatılıyor. Aile sizi şekillendirmeye çalışıyor. O olmazsa mahalle baskısına uğruyorsunuz. Mahalle başaramazsa devreye devlet, kanunlar giriyor. Bir anda kendinizi hapishanede ya da hastanede buluyorsunuz. Artık “Kaybedenler Kulübü”nün bir üyesisiniz.
Batuhan Dedde’nin “Mezartaşı Gibi Düşüyor Yağmur”u bir kaybeden öyküsü gibi başlasa da “yeraltı edebiyatı”nın iyi bir örneği olmaya evriliyor. Romanın kahramanı tüm yaşadıklarına, defalarca dibe vurmasına rağmen suyun yüzüne çıkmayı ve ayakta kalmayı başarıyor.
Batuhan Dedde’nin kendi deyimi ile “şayir”liğinden gelen “şiyir”sel cümleleri var, bu cümleler ve zaman zaman felsefileşen çözümlemeler anlatıya farklı bir hava katıyor. Ama roman genelinde düz, doğrusal ve de sert ve açık bir dille yazılmış.  
12.05.2016

Etiketler: ,


Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?