Pazartesi, Şubat 20, 2017

 

“Lucia denen köz, önce parladı, sonra söndü.”



Lucia, James – Nora Joyce çiftinin ikinci çocuğu. 25 Temmuz 1907’de Trieste’de doğmuş. Dâhi bir baba, hayatını ona vakfetmiş bir anne. Sürekli ev ve yer değiştiriyorlar. Çoğunlukla otellerde kalıyorlar. Lucia’nın ilk öğrendiği dil İtalyanca olmuş. Sonra buna üç dil daha eklenmiş. Paris'teki Dalcroze Enstitüsünde dans eğitimi almış. Dans eğitimine Margaret Morris ve sonra da Salzburg yakınlarındaki okulundaki Raymond Duncan (Isadora Duncan'ın kardeşi) tarafından eğitilmiş. 1927'de Jean Renoir'in Hans Christian Andersen'den uyarladığı La Petite marchande d'allumettes filminde kısa bir düette oyuncak asker olarak dans etmiş. Çalışmalarını Lois Hutton, Hélène Vanel ve Ballet Suédois'in baş dansçısı Jean Borlin'in yanında sürdürmüş.
Annabel Abbs romanı “Joyce’un Kızı”nı (Ocak 2017, çev. Özge Onan, Hep Kitap) 1928’de Paris’te Lucia’nın bu başarı öykülerini yaşadığı dönemde başlatıyor. Lucia bir yandan dans dersleri almakta diğer yandan yaptığı gösteriler övgüyle karşılanmaktadır.
Paris Times, Vieux-Colombier tiyatrosundaki La Princesse Primitive'deki performans sonrasında şunları yazar: "Lucia Joyce, tam babasının kızı. James Joyce’un coşkusunu, enerjisini ve dehasının henüz belli olmayan bir bölümünü almış.” Şu cümle de önemlidir; “Ritmik dans alanında gerçek kapasitesine ulaştığında, James Joyce artık kızının babası olarak tanınabilir.”
28 Mayıs 1929'da, Paris'teki Bal Bullier'de düzenlenen dans festivalinde altı finalist arasına seçilir. İkinci olması üzerine babası ve genç Samuel Beckett'in de aralarında yer aldığı izleyici, performansının olağanüstü olduğunu düşündükleri Lucia’nın birinci olması gerektiği düşüncesiyle jüriyi protesto eder.
Bu başarı öyküsü yazık ki kısa sürecektir. Anne Nora, kızının açık saçık kıyafetlerle dans etmesini tasvip etmemekte, evde dans çalışırken babasının dikkatini dağıttığını düşünmektedir. Lucia çok iyi teklifler alsa da Nora gençlik çağındaki kızını Paris’te bırakmaya razı olmaz ve babasının ilham perisini de yanlarına alarak uzun bir seyahate çıkarlar. Bu dans çalışmalarının aksaması, hatta tamamen bitmesi anlamına da gelmektedir. Baba Joyce kızına dans yerine önce ciltçilik yapmasını önerir, sonra da resim dersleri almasına karar verir. Lucia da dans derslerinin yoğunluğuna bedenen ve ruhen dayanamayacağını düşünmektedir. Bir süre dans dersi verse de sonunda anne – babasının isteklerine boyun eğer.
Dahi anne babaların çocuklarının yaşamlarının çoğunlukla başarısızlıklarla dolu olduğunu biliyoruz. Bunda kuşkusuz tüm olanakların ailedeki dahî için kullanılması ve çocukların gözardı edilmesi, hatta engellenmesi etkili oluyor. Anne Nora, oğlu Giorgio’ya biraz daha şefkatli olsa da kızını neredeyse bir rakip ve baba Joyce’un işini yürütmesine engel olarak görüyor. Baba James Joyce içinse kızı Lucia “ilham kaynağı” olarak hep yanında olması gereken biri. Başka bir iş yapmasına gerek olmadığı gibi geleceğini de kendine göre belirlemesine de izin yok. Lucia annesinin baskısı, babasının aşırı müsamahası arasında kalıyor ve kişiliğini bulamıyor. Tabii hastalığın nedenleri arasında çocukluk çağlarından gelen, bastırılıp unutulmaya çalışılmış olaylar, anılar da var. 

Ulysses’le büyük başarı kazanan Joyce yeni romanına çalışmaktadır. Gözlerinin görme yetisi oldukça azaldığı için hayranları kendisine gönüllü olarak yardım etmekte, sekreterlik yapmaktadır. Bu sekreterlerden biri de genç Samuel Beckett olacaktır. Lucia sık sık evde karşılaştığı Beckett’e ilgi duyar, bu ilgisi de karşılıksız kalmaz. İki genç flört etmeye başlar.
Lucia’nın tek hayali bir an önce evlenip anne – baba baskısından kurtulup gönlünce bir hayat yaşamak, dans etmeye devam etmektir. Beckett de evlilik için en uygun aday gibi görünmektedir. 18 aylık ilişki Beckett’in yalnızca babasıyla ve yazılarıyla ilgilendiği cevabı ile noktalanır. Samuel Beckett'le ilişkisinin kopmasından bir yıl sonra, 1930'da Lucia zihinsel hastalık belirtileri göstermeye başlar.
Danstan koparılması, Beckett’le ilişkisini izleyen ve biri nişanla sonuçlanan ilişkilerinin de hüsranla bitmesinin hastalığını tetiklediği anlaşılıyor.
1934’de psikanaliz uzmanı Carl Gustav Jung’un hastası olarak görüyoruz Lucia’yı. Lucia, anılarını yazıyor. Jung’un kanısı tedavinin başarıya ulaşması için baba James Joyce’un kızından uzaklaşması gerektiğidir. Ama James Joyce söz verse de Zürih’in terk etmez. Gizlice kızıyla buluşmaya devam eder.
Yazmakta olduğu Finnegans Wake’in de ilham kaynağı kızıdır ve ondan hiç uzaklaşmak istemez. Hasta olduğunu da kabullenmez. Onlarca doktor değiştirilir, çeşitli kentlerde hastanalere yatar Lucia doktorlar ya hiç teşhis koyamaz ya da farklı sonuçlara varır.  Lucia’ya 1930'lu yılların ortalarında şizofren teşhisi konur. Çeşitli hastanelerde yattıktan sonra 1951'de Lucia, Northampton'daki St Andrew Sağlık Merkezi’ne nakledilir ve burada 1982'de ölümüne kadar kalır. Samuel Beckett’in başlığa aldığım “Lucia denen köz, önce parladı, sonra söndü” cümlesi bu trajik yaşamı bir nebze ifade ediyor.
Annabel Abbs’in “Joyce’un Kızı” belge ve bilgilerin yazarın katkısıyla bütünleştirilmesine dayanıyor. James Joyce’un hatta anne Nora’nın yaşam öyküleri ayrıntılı olarak bilinse de Lucia’dan geriye bir şey bırakılmamış. Başta Beckett’e olmak üzere mektupları imha edilmiş.
Annabel Abbs, romanı Lucia’nın ağzından, onun bakış açısıyla yazmış.
“Joyce’un Kızı” iyi çalışılmış bir roman. “Belgesel roman” mı, “tarihi roman” mı demek gerekir bilmiyorum ama verdiği bilgilerin çoğunun belgelere dayanması “belgesel” olduğunu düşündürüyor. Lucia’nın tüm yaşam öyküsünün bilinmemesi de yazara kolaylıklar sağlamış, edebi yanı güçlendirmiş. Çünkü bu tip romanların en büyük handikapı gerçekliğe bağlı kalacağım derken edebiyattan ödün verilmesidir. Annabel Abbs bu handikapları aşmayı başarmış. Gerçekleri, belgeleri ve tabii James Joyce’u düşünmeden, bilmeden de okunabilecek etkileyici bir roman ortaya çıkmış. 16.02.2017

Comments: Yorum Gönder



<< Home

This page is powered by Blogger. Isn't yours?